egofobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
egofobi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.10.10

Should I stay or should I go?

"You should have gone" dedi.
"O kararı verememenin sancısıyla ortalığı yıkıp dağıtıyorsun" dedi diğeri.
"Bir şey olacak ve karar vereceksin, karar vermek için uğraşma” diyense bir başkasıydı...

Peki sen ne dedin?

Fonda- yine- Annihilation...

-

Külli-Cüzi İrade

"Dışarıdakini etkileyemiyorsun, bari içine yağdırma yağmuru Karaca" dedi. Arabesk miydi neydi! Ama iyi geldi...

Peki o ne dedi?

Fonda gökgürlemesi...

-

Yalan

"Hepsinde aradığım sendin" dedi. Daha önce de bir başkasına söylemişti.

Peki ben ne dedim?

Fonda -hâlâ- gökgürlemesi...

-

Tesadüf/Tevafuk/Tevekkül

Tam otuz bir yıl önce bugün çekilmiş bir fotoğraftaki gülen yüze bakıp ağlarken ben, "büyüdün mü" dedi.

Canım sağolsun dedim.


Bu sefer fonda yağmur sesi...

16.4.10

öfff pöffff...

sevgili günlük,
bir önceki yazıyı unut.
bok ettim.
istifa etmek istiyorum.
akşam olsa da zıbarana kadar içsem...

11.4.10

Bursa, Şirin Baba ve Oza'ya...

Oza'nın yazdıkları 31.01.2009 tarihinden beri yaşadıklarımı düşündürdü...
31.01.2009 günü sabah 9'da bagajımı yükleyip geldim hiç bilmediğim bu şehre. İnsanları, mekânları, yolları yabancı/tuhaf bu şehre... Kendimi gerçekleştirmek için gözümü karartıp Ankara'mı, Doli'mi ve diğer arkadaşlarımı, ailemi bırakıp geldim. İlk üç ay ziyadesiyle boktan bir işte çalıştım. Kendimi gerçekleştirmek bir yana kendimden nefret etme aşamasına geldim. Yeni bir tanesini bulmadan işi bıraktım. Şansım yaver gitti 20 gün sonra yeni ve iyi bir iş buldum. İyi bir iş derken, öyle çok para veren bir yer değil... Sorumluluk almadığım bir iş hiç değil. Hayatımda yüzleşmediğim kadar büyük sorumluluğu ilk bir ayda sırtlanmak durumunda kaldım. Ama -yine- şansım yaver gitti, elime yüzüme bulaştırmadım. Hâlâ aynı yerde çalışıyorum, sorumluluklarım giderek artıyor. Hâlâ şanslıyım, elime yüzüme bulaştırmadım.
Bu arada yüksek lisansa başladım. Bir şekilde onu da -henüz- elime yüzüme bulaştırmadım.
Şansımın bir süre daha yaver gitmesini ve istediğim tezi yazmayı umuyorum.

Bu süre boyunca defalarca bu şehrin insanlarından nefret ettim. Büyümeme neden olan bu şehirden sıklıkla kaçıp gitmek istedim. Sıcak yuvama, Ankara'ma, aileme, Doli'me dönmek istedim. Buraya alışıp alışmadığımı her sorana terslendim. Nesine alışacaktım ki bu boktan yerin!

Sevgilime, İstanbul'a değil de buraya taşınmama vesile olduğu için, öfkelendim. Onu, hayatımı karartmakla bile itham ettim.

Kendime acıma yeteneğim gelişmiş olduğundan bunların hiçbirini yapmakta zorlanmadım.

Bugün, burada hayatımda hiç olmadığım kadar yalnız olsam da, şükrediyorum.

Bana cömert davrandığı, azimli olduğumu, sorumluluk alabileceğimi, zaman zaman şanslı olduğumu bana gösterdiği için Bursa'ya bir teşekkür borçluyum.

Her istediğimin istediğim anda olmayacağını, "hem.. hem de"nin reel dünyada olmadığını, benim kurgum dışında bir meta-kurgu olduğunu, kimi zaman ona boyun eğmem gerektiğini, gerekeni yapıp sonra oluruna bırakmam gerektiğini gösterdiği için Şirin Baba'ya teşekkür borçluyum.

Bütün bunları düşünmeme vesile olduğu için Oza'ya teşekkür borçluyum.

Ankara mı? İstediğim her zaman bana kucak açacak yuvam... Kim bilir...

6.9.09

Romantik Hareket filan...

"Blogda harcama kendini, daha gerçek şeyler üretebilirsin..." Pehh...

Konumuza dönelim:

"Arkadaşlık korkaklıktan başka bir şey değildir, aşkın getireceği daha büyük sorumluluklardan ve zorluklardan kaçıştır yalnızca." diyor Alain de Botton. Romantik Hareket'te diyor bunu.

Bununla da kalmıyor; "Kendine acıma, kişinin yaşadığı sıkıntıyla kendini daha da sıkması, yaşadığı kederden güç alarak kendini daha büyük bir kedere sürüklemesi durumudur." diyor.

Hatta "İlk kez evinden uzak bir yerde yaşıyordu; bu deneyim, orada yaşamak zorunda olmayanlarda rastlanabilecek bir romantizm duygusu salmıştı içine." de diyor.

Tanıdık mı geldi?


Evet, susamışım blog yazmaya.

25.11.08

Duygusal Zeka

Daha önce içimdeki mesleği bulmama ışık tutmuş olan feysbuk bugün de zekamı pek beğendi sağolsun.
Evet, yine eliboşluktan (işe konsantre olamamaktan diyeyim) bir test yaptım. Yine beş boktan soruyla ayar verildi tarafıma.
Neymiş efendim duygusal zekam üstünmüş, mantık dehasıymışım. Hadi mantıkla duygu birbirinden bağımsız şeyler değil diyelim. (Dedik, tamam.)
Beş soru yahu! Beş örnek olay! Ve beş "Bu durumda ne yapardınız?"
Kafamı toplasam, şu kallavi dilekçeyi yazsam... Ya da Gazze'deki İsrail ablukası ile ilgili buraya yazmayı düşündüğüm yazıyı...
Yok, boş işlerle uğraşmam lazım. Malum konsantrasyon sıkıntısı, yolculuk heyecanı filan...
Eyooo!..


Ekleme (Metine ulaşabildiğimi farkettim) :

"Tebrikler! Siz bir dehasınız... İnanınki sizin sahip olduğunuz duygusal zekaya,şuan çok az insan sahip! Hayatınızda gelişen duygusal olaylara zekanızla en doğru çözümleri buluyorsunuz.Bu sayede siz başlı başına bir psikoloji uzmanı sayılırsınız.Lütfen sevdiğiniz insanların başa çıkamadıkları duygusal konularda onlara yardım edin ve hayatta en doğru kararları almalarını sağlayınız..."

"Ki"yi ayır bi... Şimdi de noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırak. Sonra "şu an" yazmayı öğren.
İçeriğe geçebiliriz... Bıdıbıdılara en doğru çözümleri bulmam sayesinde başlı başıma (başlı başım ne lan) bir psikoloji uzmanı sayılırım öyle mi? Duygusal zekamın gelişmiş olması sayesinde bıdıbıdılara en doğru çözümleri buluyor olmayayım sakın?
Zeka dediğin sevdiğin insanların işine yarasın diyedir zaten. Ben zaten kendim için en doğrusunu her zaman bilip uyguladığım için başkalarına destek olup o acizlere yardım etmem gerekiyor.
Ne kadar şahane tespitler, çıkarımlar bunlar.
Sizden aldığım feyzle (bkz. bir önceki test) feysbuk aplikasyonları insan kaynakları müdürlüğüne başvursam? Bu testlere sonuç yazarlığı yapmak istediğimi bildirsem?
Para kazanıyor musun bu metinleri yazan dahi insan? Seni gidi mantık dehası seni...

7.11.08

Olmalı mı olmamalı mı?

Yaşamak olsun, ölmek olmasın.
Sevmek olsun, ihanet olmasın.
Özlemek olsun, acı olmasın.
Zevk olsun, zevksizlik olmasın.

Herkes düşünceli olsun, kimse acı çekmesin.
Herkes istediği işi yapsın, kimse para sıkıntısı çekmesin.

"Sen" ol, "ben" olayım, "biz" de olsun...

Fonda çalan şarkı da Ensemble Accentus'tan "Nani, Nani" olsun :

22.10.08

Evrim

Bir yazı yazmışım kendime, Temmuz 2007'de. Neyi nasıl evirdiğim konusunda bir yazı daha yazma gereği hissettim. Kendime. Ne kadar narsistçe göründüğünü umursamıyorum. Kişisel tarihimi burada tutmanın ne anlamı olabilir ki başka?

'Bir sürü insan bana güçlü olduğumu söyledi. Kendimi hiç öyle hissetmedim, buna rağmen ben de inandım güçlü olduğuma, arada, duydukça... Kendimi bildim bileli kendime acımaktan hiç bıkmadım oysa. Bir insanın içsesi periyodik olarak "ben bunu haketmiyorum!" dememeli...' demişim misal...

Şimdi insanlar güçsüz olduğumu söyleseler de güçlü olduğumu biliyorum. Kendime neredeyse hiç acımıyorum.

'Cevap bulacak halde değilim. Ancak oturduğum yerden, umursamamaya karar verecek haldeyim. Bir de sadece kendimi umursamaya ve korumaya karar verebilirim. En fazla. Elle tutulur gözle görülür şeyler için uğraşmak, böyle şeyler yaratmak, değişmek, değiştirmek de istiyorum. Başımı kaldırabildiğim zaman bunları yapabileceğimi bildiğimden -şimdilik- çok umutlanmıyorum.' demişim sonra.

Şimdi neredeyse her şeye cevap bulmaya çalışacak kadar enerjim var. Hatta gözle görülür, elle tutulur bir şeyler için uğraşıyorum, bir şeyleri değiştirmek için çabalıyorum. Tabii ki bir de kendimi korumanın sadece kendimi umursamak olmadığını biliyorum artık.

'Kinci olmayı umut ediyorum. Hatta kararlıyım bu konuda... Bir fihrist yapacağım, tepede isimler, altında maddeler halinde bana yaptıkları kötülükleri yazacağım. Açıklama koymazsam unuturum ben nefret etmeyi, maddelerin yanında açıklamalar; kendime söylememe neden oldukları şeyler. Evet evet, azimli bir insan olacağım artık. Öyle varolduğun gibi yaşamak, mutlu olmak falan, boş işler bunlar...'

Kinci olmayı falan umut etmiyorum. Ne münasebet! Kişilerin bana karşı yaptıkları hataları unutmamayı ve kendimi korumama yetecek kadar öfke duymayı öğreniyorum. Hatta oldukça uzun bir yol katettim bu konuda.

Olduğun gibi olmak, varolduğun gibi yaşamak ve böyle mutlu olmanın mümkün olduğunu da biliyorum artık. Mutlu olmanın - belki de- tek yolunun bu olduğunu...

'Karşındakinin seni incitmeyeceğine güvenmezsen, senin onu incitmeyeceğine güvenmemesi seni incitmez.' demişim, 'İncinmekten korkmamak güçlü olmaktır.' diye de eklemişim, suyun kaldırma kuvvetini ben bulmuşum edasıyla...

Karşındakinin -kim olursa olsun- seni incitmesi ihtimalini göz önünde bulundurarak, buna rağmen kimseyi incitmemeye çalışmak; kimsenin, senin onu incitmeyeceğine güvenmesine gerek olmadan, kendine bunu yüklemeden incinmekten korkmamak gereklidir. Eğer güç diye bir şey varsa o da budur diye düzeltmek istiyorum şimdi.

'Cehalet mutluluk değildir, mutluluk sanrısıdır. Peki mutluluk sanrının ta kendisi değil midir?'

Bu kısım hala yoruma açık. Üzerinde aylarca, yıllarca konuşulabilir. Muhtemelen de konuşulacak...

Ekleme : 'Bir yazının/bir günün/bir ömrün daha bokunu çıkararak huzurlarınızdan ayrılıyorum. Esenlikler dilerim... ' ne demek yahu!? Hiçbir şeyin bokunu çıkarmıyorum; düşünmenin, değişmenin tadını çıkarıyorum...

15.10.08

Kromoterapi

Hastalık: Depresyon Tedavi Edici Renk : Turuncu
Hastalık: Anksiyete Tedavi Edici Renk : Mavi

Artık depresyon kalmadı sanırım. Bir miktar anksiyete kaldı yadigar. Değişikliğin sebebi budur yani efen'im...

8.10.08

Yemyeşil Konuşmalar - 2

- Biz en iyisi bugün yatalım olmazsa haftaya yeriz.
- Bu kadar pimpirikli olmaya kimsenin hakkı yok!
- Ellerim buz gibi gibi geliyor...
- Ben onla tangırdamıştım.
- Müsveddeye mi sıkıştın Namık'a git.
- Tangırbels tangırbels tangır ol dı vey...
- Çok komikti de bana yapılmasa komikti.
- Çok gururlu bi yazınız var.
- Benim eskiden sana daha çok gücüm yetiyodu, ben güçsüzleştikçe mi sen güçlenmeye başladın?
- Sen hiç telefonda birine Hegel dedin mi?
- Yarın birbirimizi arayıp da Hegel diyelim.
- Niçe'den önce ben bunları anlayamıyordum.
- Froyd'la Hegel'i aynı cümlede kullandı!
- Ay biz Fuko'yu duymadııık!
- Yeme kızın mısırından!

- Sen biranı kendin al, biraz fedakarlık yap.
- Karşılığında sen ne yapacaksın?
- Namık'ı ikna edicem.

- O keçiboynuzu değil, keçinin boynuzunu yemiş. "Boynuzumu ye-meeee!"
- Hani Namık'la tanıştığımda da bi garipti de bu kadarını ben de beklemiyordum. Domestik hatun!
- İnsanın ilk aşkı bari onu rahat bırakır.
- İnsan fingirderken Hobs anlatmaz yani, bari Spinoza anlat. Ya da sen sus gözlerin konuşsun ki fingirdeyebil...

19.9.08

Doğru bildiklerim var ya, herkese, her şeye, kendime rağmen yaptıklarım, ben onların .mına koyayım!

15.9.08

Amnezik Hatun

Fransa'nın en uzun sınır komşusu Almanya değil İspanya'dır.
Terkos Meydan Muharebesi diye bir şey yoktur, Sakarya Meydan Muharebesidir o.
Ses ışıktan hızlı değildir.
Dominyon değil, gravyer değil travertendir.
Çerkez Ethem'dir, Al Bano-Romina Power'dır, dır dır da dır dır...
Yuh artık! Bunları bari unutma allahın cezası beyin!

Fon müziği olaraktan Gogol Bordello - Supertheory of Supereverything çalınsın, dinlensin, dinletilsin.

29.8.08

Hüküm


"Bir şey olacak ve karar vereceksin, karar vermek için uğraşma” dedin. Bir şey olmadı ve karar verdim.

Fonda: Leman Sam - Sarılsam Üşür müsün?
(Ay battı, aşk bitti çoktan… Sözler Yıldırım Türker’e aitmiş. Ben daha ne diyeyim size…)

27 Ağustos 2008 23:56

Turgut Özben - Olric (veya Deli Cevat – Aleksandır veya Deli Folyo – İsim bulamadığı Altbenliği)

- Ne zaman böyle olduk Olric?

- Nasıl olduk efendim?

- Konuştuklarımız ne zaman duyulmaz oldu?

- Konuşmadıklarımızın duyulmamasından az sonra efendim. Şiirlerle şarkılarla kendimizi avutacağız artık…

- Çembere ne oldu a kuzum?

- Dışına çıktık bile efendim. İnanın ben de fark etmedim.

- Ama çocuklardık, parlak yıldızlardık o zaman?

- Biz büyüdük de kirlendi dünya efendim.

- E hayatın anlamı?

- Tuhaf bir şey bu hayat efendim.

- Ördek çükü gibi diyorsun yani Aleksandır.

- Tabi abi, tabi tabi…


25 Ağustos 2008 00:46

Fonda: Into The Wild (Babel OST)

15.8.08

şenlikler başlasıııın...

dolicanım geliyo. hayatımın en zor döneminin en zor dönemini onsuz atlattım. şanssızlık. ama bugün geliyooooo. en zor dönemimin daha kolay olacağını umduğum döneminde yanımda olcak dolicanım. allahın inayetiyle. geliyoooooo...

8.8.08

uyumlu aristo (+15)

olimpiyat açılış törenini izledim. hepsini değil tabii ki. en son dominik cumhuriyeti geçerken pes ettim. bambulardan matbaaya geçme kısmına bayıldım. kutuların içindeki yüzlerce insan durup durup çince uyum yazıyorlar. arkadan deli perküsyon.
onu demiycektim aslında.
sırf eliboşluktan feysbuk bokundan içimdeki mesleği öğreneyim dedim. böyle bi kafayla bigıst brain şeysinde maymundan hallice çıkmıştım o yüzden ona bulaşmadım bu sefer. neyse çıkan sonucu aynen alıyorum:
Uyumlu : "Ne iş olsa yaparım." türünden birisin. Her türlü mesleğe uyum sağlayabilecek bir kişiliğe sahipsin. Bıraksanız 2 üniversite bitirip üstüne masterlarını yapar. Aristotales gibi insansın valla :)

bi kere önce sen diye hitap etmiş, sora 3. kişiye beni anlatmaya başlamış, sora tekrar bana dönüp aristo gibi olduğum konusunda gaz vermiş.

tespiti ifade tarzını bi tarafa bırakıp içeriğe bakacak olursak; ulen kafanız mı güzel neişolsayaparımcılar 2 üniversite bitirip mastır mı yapıyo bu biiir. ikincisi, böyle - çok affedersin sevgili okuyan- skindirik sorularla mı aristo olduğuma karar verdin? ayrıca aristo birader ne iş olsa yapar mıymış? hadi yaptı diyelim, valla buraya ne yazıcamı unuttum!? (ünlem mi önce soru işareti mi? bence ünlem. ) hah hatırladım. aristonun uyumlu bi insan olduğunu nerden biliyoruz?
neyse hala asıl konuya gelemedim. konu var mı onu da bilmiyorum ya...
işin beni korkutan yanı; gerçekten bıraksalar iki üniversite daha okurum lan ben. de sen nerden anladın? bir yıldır şurda mı okusam şu işi mi yapsam yoksa tuhafiyeci mi olsam çelişkilerini yaşarken bu testin -yine çok affedersin- bu skindirik sorularla benim bu çelişkimi yakalaması oldu. psikolojim bozuldu valla.
psikoloji demişken delirdim lan ben okuyucu.
depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu vs. tam doli incapax olmasam da ona yaklaştım yani, sordum bugün hukukçu arkadaşlara. eskiden ciddiye alıyo muydun yazdıklarımı bilmiyorum ama şimdi hiç alma.
bundan sonraki tüm yazıların etiketi kafamız güzel olabilir ona göre hazırla yani.
hadi öptüm...

6.8.08

hayat

kabullenmektir.

fonda judas priest-breaking the law. ha ha!

sessiz sedasız...

sen zayıflayınca zayıflayacak kadar seni seven insanların olması iyi bir şey mi bilmiyorum.
bu sefer gerçekten kendimle ne yapacağımı hiç bilmiyorum.

fonda erkan oğur-djivan gasparyan'dan fuad.

21.1.08

Sen olsan ben olmaya yapacak bir şeyin olur muydu?

"...

Aluminyum: ilkokulda giydiğimiz kırmızı külotlu çorapların ağı gibi
Doli: hah aynen
Aluminyum: önlüğün altından görüncek sanırdım öle çektiriyodu
her tenefüs tuvalete git onu düzelt
Doli: ahahahahahahahahahaha
Aluminyum: hayatım stres lan benim
Aluminyum: bi kere de saçımın önünü kestiydim
Aluminyum: kafamı öne eğip kestiğim için göz hizasında olduğunu sandığım saç bi baktım 1 cm olmuş
arkalar uzun
bi gün boyunca elim kafamda gezdim
Doli: ahahahah
Aluminyum: ertesi gün vazgeçtim öle gezmekten
sanki bi günde uzadı da
Aluminyum: herkes soruyodu başın mı ağrıyo diye
hı tabi 3. sınıfta migren başladı

..."

15.1.08

Bir başkadır benim memleketim...

İstiyorum. Buraya ait olduğumu, evimin burası olduğunu hissetmeyi gerçekten istiyorum. Becerebilirsem buradaki üniversitede kalmayı belki biraz da bu yüzden istiyorum. Daha kolay bağlanacağım, benimseyebileceğim sanki o zaman...

Ama ne oluyor? Ahali bana her defasında burayı sevmemek için bir sebep sunuyor.
Mesela su istediğim hiçbir seferinde doğru düzgün cevap alamıyorum. "Bugün, yarın veya haftasonu" getirebileceklerini söylüyorlar. Söylemiştim değil mi; en küçük bir taahhütte bile bulunmuyor burada insanlar... Su istemek, yol sormak gibi herhangi bir sebeple insanlara dert anlatmak da mümkün değil burada, kimse birbirini dinlemiyor. Bu durum da stres yapıyor bünyede haliyle. Evet, su istemek bile...

Buraya 50 kilometre uzaklıkta, "daha taşra" bir yerde doğdum ben, 12 yaşıma kadar da orada yaşadım. Ya "bizim oraların" insanları da böyle ve ben aklım baliğ olmadan oradan ayrıldığım, şimdi de bazen gezmeye gittiğim için farkedemiyorum ya da burası bir acayip memleket!

Şehirden soyutlanmış ve uzak olan (ve ahalisini çoğunlukla benim şehrim'in insanlarının teşkil ettiği) bir sitede oturduğumu da söylemiştim di mi? Kuş sesleri, böcükler falan... Huzur içinde uyuyacağını zanneder insan... Bir sabah bir kalkıyorum apartmanda tangır tungur sesler ve bu seslere eşlik eden adam bağırmaları. Uyumaktan vazgeçip bağıranları uyarmaya karar verip pijamaları çıkarıp normal kıyafetler giyip insana benzeme anına kadar kesilmeyen, insan içine çıkılacak hale gelindiği anda kesilen gürültüler.

Bir de yan apartmanda tadilat var. Öyle böyle bir tadilat değil. Sadece iskeleti kaldı binanın. Evet evet, "tartarrrrrr zorzorrrrrr röarrrrrrrrr" yaza kadar süreceğe benziyor. Ondan sonra umarım diğer taraftaki apartmana geçmezler.

Benim şehrim'in göbeğinde oturdum buraya taşınmadan önce, bir sene süreyle. En sık duyduğum ses, kuşların ötüşü ve sokaktan geçen akordeoncu amcanın çaldıklarıydı. Gürültü olmadığı gibi arkadaşlarım istedikleri zaman evimize gelebiliyorlardı. Doli bize börek yapıyordu...