gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.4.10

Tecavüz dayanışması

"Telefondaki ses, günlerdir Siirt’te büyük bir skandalın yaşandığını anlatıyor. İlköğretim öğrencisi H.T. (14), geçen yıl okulu bırakan ablası S.T. (16) ile birlikte kendilerine tecavüz eden onlarca erkeği şikayet etmişti. Kız kardeşlerin maruz kaldığı bu durum, iki yıldır devam ediyordu. Sonunda bu olay 10 Nisan’da yargıya taşınmıştı. 100 erkek sorgulanmış, 16’sı tutuklanmış, 25’i gözaltındaydı. Yaşları 14-70 arasında değişen 100 erkeğin arasında kimler yoktu ki: Okulun müdür yardımcısı, kızların sınıf arkadaşları, Siirt’in tanınmış ailelerine mensup esnaf, hacı dedeler, bir asker, bir polis... Aradan 10 gün geçmişti, şehirden tek satır bir haber dahi sızmamıştı. "


Haberin tamamı için: Bir şehrin tecavüz dayanışması

17.12.08

“Buradaki asıl tehlike, özür dilemenin geçmişteki suçların siyasal ve moral yükünden kurtulmak için yeterli sayıldığı bir ortamın doğması, yani özür dilemenin bir tür içi boş ‘sivil din’ haline gelmesidir. Bunun olası sonuçlarından biri, geçmişle hesaplaşmanın, ‘söyle kurtul’ ya da ‘itiraf et temizlen’ basitliğine indirgenebilecek bir süreç olarak yorumlanıp yozlaştırılmasıdır. Bu nedenle özür dileme jestlerini geçmişle hesaplaşma süreçlerine nokta koyan nihai bir edim olarak benimsetme stratejilerine karşı; geçmişle hesaplaşma taleplerinin bugünü kurma mücadelesi olduğunu ve özür beyanlarının güncel politikalarda karşılık bulması gerektiğini sürekli hatırlatmak, bunun ısrarlı takipçisi olmak gerekir (M. Sancar, Geçmişle Hesaplaşma, İletişim Yay.)"

[kaynak]

Biz, siz, onlar...

Korkak olduğumdan destek imzaları atmakla ya da oturduğum yerden ahkam kesmekle duyarlığımı gösteriyorum. Belki. (Sadece) Kendime.

Altına imza attığım metinleri de paylaşıyorum çevremle, sıklıkla.

"1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."


İçerik sadece bu iken, ben bu içerikle aynı fikirde olduğumu genelle paylaşmışken bir mesaj geliyor sonra: "ismini listede arıyorum. umarım yoksundurrr." Evet çok "rrr"li bir mesaj. Hayal kırıklığı gösteren, kızgınlık gösteren bir mesaj. Çocukluğumda beni tanıyan, halihazırda dört yıldır görüşmüyor olduğumuz, öncesinde de görüşmelerimizin gündelik sohbetlerle sınırlı olduğu birinden gelen... Bu tepkiyi vermekte yanlış bir yan görmüyor ve tepkisinin nedenini açıklama gereği bile duymuyor.
Öyle emin ki doğrusunun en (hatta tek) doğru olduğundan. Normal olanın onun tavrı olduğundan. Yine öyle emin ki muhatap olduğu tüm insanların "kendinden" olduğundan, "ötekilerle" hiçbir ilgisi, ilişkisi bulunamayacağından... Tabii ki bihaber ötekileştirmenin -evleviyetle- ahlaki olarak yanlış olabileceğinden, -doğal olarak- korkunç sonuçlar doğurabileceğinden... Hiçbir çekincesi yok bu mesajı gönderirken.

Bildirilerin, önergelerin altını imzalarken benim de (bizim?) hiçbir çekincem yok. Ama korkağım çünkü gerçek bir tepki verirken çekiniyorum.
Yunanistan'da olanları yürekten destekliyoruz, iş Engin Ceber'e gelince sadece kızıyoruz. (Uğur Kaymaz'ı yok sayıyoruz hatta.) Burada ölüyor çünkü o... Desteklenecek bir hareket ortaya çıkmıyor. Kızan bir sürü insan var, korkuyoruz ama hareket etmekten. Korkaklaştırıldık...

Darbecilerin yargılanmasına yönelik önergeye destek 7.700 kişi civarında kaldı. Özür Diliyorum'u şimdiden imzalayan kişi sayısı 10.000'i geçmiş durumda...
Fark gerçekçi bir çıkarım yapmaya uygun değil belki... Çıkarım yapmak değil kafamda oluşan soruları paylaşmak istiyorum zaten.

Tacize uğramış çocuklar gibi, sürekli, her şeyi üzerimize alınıp bunlardan suçluluk mu duyuyoruz acaba? Darbelerden kendimizi sorumlu hissettiği için mi darbecilerin yargılanmaları yönünde gerçek bir talepte bulunmuyoruz? Suçlu hissettiğimiz için mi Ermenilerden özür diliyoruz?
Ya da tam tersi, Atina'da olanları destekleyerek vicdanımızı rahatlatıyoruz ama "kendimizden" ölenler için hiçbir şey yapmayarak, bunun için suçluluk duymayarak, şımarıklık mı yapıyoruz?

Neden gerçek taleplerde bulunmuyoruz? Neden gerçek tepkiler vermiyoruz? Sandığımız kadar az olmadığımızı biliyor muyuz? Neden korkaklık yapmaya devam ediyoruz?

20.11.08

Aşağıdaki metni içerir bir mail geldi bugün. Yaygınlaştırılması dileği ile gönderildiğinden buraya almakta bir sakınca görmedim.
Belki bir işe yarar yaptıklarımız, birilerinin kendine gelmesini sağlar. Okuyun ve altına bir imza da siz atın lütfen.



Arat Dink'in Taraf'ta yayinlanan yazisi bircogumuzun soylemek istediklerini ozetledi.
Vecdi Gonul'e (ve hukumetine) tepkimizi dile getirmek ve Arat Dink'e destek olmak icin asagidaki metni, yazinin ciktigi Taraf gazetesinde ilan vermek uzere imzaya aciyoruz.
Imza vermek isteyenler ozlem.dalkiran@gmail.com adresine isimlerini bildirebilir.

Ilan icin maddi destek vermek isteyenler/verebilecekler de ayni adrese yazarlarsa hesap numarasi kendilerine iletilecek.

--------------

"YOKLUGUM TURK VARLIGINA ARMAGAN OLSUN"

Milli Savunma Bakani Vecdi Gonul soruyor: "Bugun eger Ege'de Rumlar devam etseydi ve Turkiye'nin pek cok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugun acaba ayni milli devlet olabilir miydi?" (...)

"Hayir, ayni olmazdi. Super olurdu." (...)

Butun ulke uc noktaya birikmez, kirk kusur merkez olurdu. Yirmi, otuz yillik fidan hayatlarimiz degil, kadim bir orman gibi kulturumuz olurdu. Anasinin dogdugu yerde dogabilirdi herkes, iste o zaman ulke, "memleket" olurdu.

Olmamamizin iyi oldugunu savunuyor. Tehcir ve mubadelenin Turkiye icin cok hayirli oldugunu. Bunca yil soyleyip duracaksin 'oyle bir niyet yoktu, bunlar savas tedbiri' falan filan diye; ondan sonra da, bu "gonulsuz tedbirler"den nasil fayda sagladigini, onlarin uzerine nasil insa oldugunu falan, rahat rahat anlatacaksin. (...)

Bu gonulsuz tedbirlerin anlaminin "milyonlarca can" oldugunu ayri bir cumlede soyleyeyim dedim, yoksa agir olacak... (...)

Cok sik unutulan ilginc bir sey soyleyecegim: Biz hala variz. Iste su kadariz bu kadariz. Aziz maziz, azinligiz, ama variz. Bizim de (yani su an olanlarimizin da) olmamamizi mi istiyor Bakan? (...)

(...) Cok ciddi bir onerim var. Hani goz bebeklerimizi, civcivlerimizi her pazartesi sabahi, torna-tesviye siralarina oturtmadan once, beton bahcelerde topluyoruz ya, hani onlara suur asilayip, teklestirip, kutsal amaclara kanalize edip, dar borulardan geciriyoruz ya. Hani hep bir agizdan ant ictiriyoruz ya: "Varligim Turk varligina armagan olsun" diye... Azinlik okullarinda soyle dedirtelim cocuklara mesele kapansin: "Yoklugum Turk varligina armagan olsun." (...)

Arat Dink (14 Kasim 2008, TARAF gazetesindeki yazisindan)
---------
O ZAMAN BIZ DE "YOK"UZ!


www.ortakaday.net

24.9.08

Darbe girişimleri açığa çıkarılsın; darbeciler yargılansın!



"Darbe girişimlerinin açığa çıkarılması ve darbecilerin yargılanması için 'Meclis Araştırma Komisyonu' kurulması talebi ile Meclis’e önerge veren Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) Genel Başkanı ve İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras’a destek büyüyor. Söz konusu önerge için imza kampanyası başlatan 'Ufuk Uras Seçmen Koordinasyonu' Uras’a destek için basın toplantısı düzenlendi."

...

"Tüm darbelerden, darbecilerden hesap sorulması açısından Meclis’in tarihi bir misyonu olması gerektiğini belirten Uras, 'Herkes askeri göreve çağırır; biz ise Meclis’i göreve çağırıyoruz' dedi. Herhangi bir önyargıya sahip olmaksızın neler olup bittiğini öğrenmek istediklerini ifade eden Uras,'Bir önyargımız yok ama darbecilere karşı açık ve net tutum alan bir yargımız, bir meclisimiz olmasını istiyoruz. Çünkü, bizlerin sürüyle sayılmaması gerektiğini düşünüyoruz. Yaşam hırsızlığının, alçaklığın, siyasi edepsizliğin bir sıfatının olmadığına, fakatsız, amasız, rezervsiz her türlü darbe ve darbe girişimine karşı tutum alarak ülkemizde demokrasimizin kurumsallaşacağını, mazlumların ve mağdurların yüzünün güleceğine inanıyoruz. O yüzden Meclis’i göreve çağırıyoruz' diye konuştu."

Haberin tam metni şurada.

Önerge metni ve imza için : Ufuk Uras Seçmen Koordinasyonu

12.9.08

Kenan Evren ressam değildir!

Yazmayacaktım, kendim için, ruh sağlığım için anmayacaktım 12 Eylül 1980'i.
Ece Temelkuran öyle bir yazı yazmış ki... Neyse ben yazıyı anlatmayayım siz buyrun okuyun...


"Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’
Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.

Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!

‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:
“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!
Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:
“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”
18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor:
Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!
Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...
Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!"

18 değil 28 evet ben de farkındayım. Ne önemi var ki... Hatta daha vahim değil mi...

9.9.08

Öfke Kontrol Programı


Nerden girdiyse hayatımıza yine, böğürerek beyaz camdan çıkardı kafasını, yine, Cem Uzan. Başbakana hakaret ettiği iddiası ile yargılanıyormuş, mahkeme öfke kontrolü programına katılmasına hükmetmiş, dayı da cezasını anlamamış.

"Sayın Uzan" avukatınız mı kıt siz mi kıtsınız anlamadım. Siz ve avukatınız lütfen bkz. 5237 s. TCK md. 50 - Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar.
İki önceki seçimde nerdeyse meclise girecekti ve yasayacaktı bizi bu adam yav!

Bir de benim doktor/terapistim muhteşem ve yetkin bi adam. Ve fakat haftada bir gidince biraz tuzlu kaçıyor. Cem Efendiyi ona göndersem, doktor benden alacağını da ondan alsa, ben de beleşe gitsem diye geçti aklımdan. Adam kooooskoca amerikayı dolandırdı diye takdir ediliyor ya kimilerince, benim tarafımdan ancak böyle takdir edilebilir.
Haberiniz olsun yani Cem Bey. Arayın beni pls...
Optm cnm grsrz kib aeo...

(Fotoğraf için mguray'a ve model olan amcaya teşekkürler...)

28.8.08

Zaruri Orman Yangınları

Yıldırım Türker'in Radikal'de ne işi var hala diye düşünüp dururum hep. Bu fikrimi destekleyen pazartesi günkü yazısının bir kısmını aşağıda alıntıladım. Bence üşenmeyin tamamını okuyun...

"Dünyanın bize verilmiş parçasını koruyamıyoruz işte.
Gazetelerde Antalya yangınlarından öncesi-sonrası fotografları. Öte yandan, bir de bilmediğimiz, kimileyin ancak gazetelerin beşince sayfalarında küçücük birer haber olarak gözümüzden kaçan orman yangınları var. Onların neden yandığı, nasıl yandığı, yakanlar, söndürmeyenler, söndürtmeyenler belli. Ama seferberlik basını bu konuda fevkalade suskun. Çünkü o ormanların yanıp gitmesi bizim; o basının hitap ettiği kitlenin canını yakmıyor bellenmiş bir kere. Yakmaması gerektiği. Çünkü o ormanlar oranın ormanları. Adetleri farklı düşmanların yaşadığı, onlara sığınak, onlara anı, onlara dünya, onlara soluk olan ormanlar.
...
Şehadetin yüceltildiği, küçücük kız çocuklarının sahtekar müteahhitlerin kurbanı olduğunda şehit ilan edildiği, en büyük askerin bizim asker olduğu bu topraklarda hayatın kutsanabilmesi mümkün mü? Ölümün bunca yüceltildiği bir hayat tasvirinde dünyaya sahip çıkmak mümkün mü?
Şimdi güneydoğuda görüş alanını daraltıyor diye asker eliyle yakılan, söndürülmesi engellenen ormanlar hayatımızın baş kabusu olarak tütüyor. Biz bu savaşı kazanırız, öyle mi? Oradakileri aç, susuz, yolsuz, eğitimsiz bıraktık. Sürüye saydık. Ormansız, köysüz, topraksız, hayvansız, kuşsuz, dilsiz, anısız bıraktık. Bunu kahramanlığımızdan, vatanseverliğimizden, birlik ve beraberliğimizden yaptık. Bölücü kuş türleri, bitki türleri, insan türleri, kül olup havaya karıştı. Onlar vatana gerekmiyor zaten. Onlar zararlı. Kimseler en yeşil vatan bizim vatan, en büyük orman bizim orman diye şarkılar söylemesin. Biz bu vatanı yakarız da kimselere yar etmeyiz."

Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Fonda : A Perfect Circle-Annihilation

28.10.07

2+2=4(2)

“…Memleket ölüme alıştırılıyor. Her geçen gün daha çok ölüme alıştırılıyor. İlk sayfadan ölüme alıştırılıyor. Daha fenası satıraralarından ölüme alıştırılıyor. İşte iletişim budur.
Bu kampanya bir reklam şirketine verilseydi, süreç şöyle gelişirdi. Müşteri gelir derdi ki, öyle bir kampanya istiyorum ki, "Bizim o eşsiz, fedakâr, dünyada benzeri olmayan milliyetçiliğimizi tekrar canlandırsın." "Türk'ün ne olduğunu Türk'e hatırlatsın, dünyaya göstersin."
Reklamcı bu brief'i alır ve kafasında basitleştirmeye çalışırdı. Brief'i basitleştirmeden iyi reklam yapamazsın. Bu süreç çok zordur. Derken 'dâhi' bir çocuk çıkar ve şöyle derdi. "İnsanlara ölüm vereceğiz, dahası onlara ölümü sevdireceğiz. Onları ölüme tekrar âşık edeceğiz." "Bir terör örgütü bir milleti ölüme alıştırmaya yetmez, bunu ancak bir millet kendi kendine yapabilir."
'Ölüm satacağız. Fikir budur, ilerleyin.' Herkesin kafası birden netleşirdi. İşte iletişim budur...”

2+2=4

Şehitler ölmez vatan bölünmez!
Bu kadar basit.
Sahibi doğulu diye mağazalar yağmalanıyor, yürüyüşe katılmayıp kenarda çay içiyorlar diye insanlar dövülüyor. Büyükanıt Paşa "Bu acıları yaşatanlara o acıları, hayal edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız" buyuruyor.
Evet, bu kadar basit; beyaz adam savaş naraları atıyor...

27.7.07

Yevmiyesini keseceklermiş. Keçiören Belediyesi'ne çalışıyor. Bir elinde koltuk değneği var. Diğer eliyle hortuma sarılmış, zabıtaya vermek istemiyor. Şebeke suyu ile park suluyormuş, birisi ihbar etmiş, zabıta iş üstünde basmış. Kaptırıyor sonunda hortumu...
Muhabir soruyor: "Hortumu niye vermek istemediniz?"
Çaresizce verilen bir cevap:"Niyesi var mı? Ekmek param benim ya! Yevmiyemi kesecekler!"
Belediye yasaklanmış bir şeyi yapması için çalışanına direktif veriyor. Çalışanı bu yasak işi yaparken zabıtaya yakalanıp suç aletini kaptırıyor. Belediye bu yüzden ekmek parasını kesiyor.
İklimlerin içine sıçmışız, susuzluk kapıdaymış, bilmemkaçyılınensıcakyazının ortasında -tabii ki seçim sonrasında- tedbir olarak şehir suları iki günde bir akacakmış. Bu günler aranan günler olacakmış ne gam... O yapay ve bi' boka benzemeyen şelaleler akmazsa, etrafındaki çimler kurursa Belediye Başkanı'na verilen oylar da kurur... Allah muhafaza, Büyükşehir Belediyesi Başkanı falan olamaz sonra!
Çimler sulansın, ceza verilecek olursa işçinin yevmiyesi var nasıl olsa...

İnsanmerkezli tutumlarımızın Dünya'yı bitirdiğini düşünürdüm hep. Meğer ekosantrik olmaktan kendimizi alamıyormuşuz...

23.7.07

Bundan böyle seçebilecek miyiz ne?

Ben AKP'li olsam duaya çıkardım... "Allah'ım sana şükürler olsun CHP bize muhalif oldu da rekorlara koştuk. Hep böyle kalsın, mutabık olmayı nasip eyleme Yarabbi!.."
MHP de şükretmeli CHP'ye, yattıkları yerden meclise girdiler.
-
%10'luk muazzam barajı delmenin bir yolunun bulunmuş olması ne güzel.
Baskın Oran ve Şükrü Erbaş seçilemedi, "Ankara'dan bağımsıza oy çıkmaz" tescillendi. Ama Ufuk Uras seksen bin oy aldı. Akın Birdal milletvekili seçildi...
Umutluyum ben. Değişecek bir şeyler...
-
Emniyetçe aranan 1000 kadar zanlının oy kullanırken yakalanmaları da çok şık olmuş. Vatandaşlık bilincinden mi 5 YTL'lik cezanın caydırıcılığından mı bilemiyorum artık...

8.6.07

Baskın Oran

İstanbul 2. Bölge (Bayrampaşa, Beşiktaş, Beyoğlu, Eminönü, Eyüp, Fatih, Gaziosmanpaşa, Kağıthane, Sarıyer, Şişli) seçmenlerinin seçme imkanına sahip oldukları, bağımsız sol aday Prof. Dr. Baskın Oran;
“Farklı olanın sesinin Meclis’te yansımasına engel olan % 10 barajına tepki olarak, önüne geçmek için çok önemli adım... Ayrıca 2. bölgeden bağımsız sol aday Türkiye’nin bir çok yerinde bağımsız sol adayları tetikleyecektir” diyor.
Desteklemek isteyenler için : baskinoran.blogcu.com

Adaylık sunumu da burada...

[kaynak]

7.5.07

Ortak Bağımsız Aday İstiyoruz!..

"Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından hepimiz öfkelendik ve OMUZ OMUZA verdik. Yalnız olmadığımızı, yüz binler olduğumuzu görüp umutlandık.

Irkçılığın, savaş çığırtkanlığının, tahammülsüzlüğün, işsizlik, yoksulluk ve adaletsizliğin ulaştığı tehlikeli boyutlar karşısında sadece cenazelerde omuz omuza veriyor olmaktan şikayetçiyiz. Özgürlük, eşitlik, demokrasi, adalet, halkların kardeşliği, barış ve refahtan yana olanların sesinin daha yüksek çıkmasını arzu ediyoruz.

Hepimizin, her sol parti ve sendikanın sahip çıktığı ortak taleplerimiz var ve bu taleplerin Meclis kürsüsünden dile getirilmesini istiyoruz.

Bugünkü koşullarda hiç bir parti yada grubun bu başarıyı tek başına elde edemeyeceğini gören biz aşağıda imzası olanlar, hiç bir savaş iznine, özelleştirmeye, ayrımcı yasaya oy vermeyeceğini, bunlara karşı TBMM'de bizleri temsil edeceğini ilan eden, patronların, generallerin, bürokratların, atanmışların, IMF'nin değil; ezilenlerin ve emekçilerin sesi olmaya söz verecek emekten, kardeşlikten, özgürlükten ve barıştan yana olan ortak bağımsız adaylar aracılığıyla seçime hazırlanmak istiyoruz.

Ayrıntılarda boğulmayan, sadece üzerinde ortaklaştığımız temel noktaları dile getirecek bir bildirgeyi imzalayacak ortak adaylarımız olursa yüz binlerce kişinin sandığa gitmeme ya da CHP'ye oy verme açmazından kurtulacağına inanıyoruz.

Ortak adaylarımız,

  • IMF ve Patronlara karşı emekçinin yanında yer almaya,
  • Savaşa ve her türlü sınır ötesi askeri operasyona karşı çıkmaya,
  • Kürt sorununun askeri değil barışçıl siyasi çözümünü savunmaya,
  • Halkların eşitlik, özgürlük ve kardeşliği için çalışmaya,
  • Atanmışlara karşı demokratik olarak seçilmişleri korumaya,
  • Yasaklara karşı özgürlükleri savunmaya,
  • Bütün dinsel, mezhepsel, cinsel, etnik ayrımcılıklara karşı ezilen, baskılanan grupların sesi olmaya,
  • Irkçılığa ve ayrımcılığa taviz vermemeye,
  • Kadın hak ve özgürlüklerinin yanında yer almaya,
  • Çevresel yıkıma karşı durmaya
söz vererek ortak taleplerin savunucusu ve sesi olacaklarını ilan etmelidirler.

Bu adımı destekleyen bütün parti ve kurumlar bu adaylara desteğini ilan etmeli ve bütün gücüyle seçim kampanyasına destek vermelidir. Bütün adayların kullanacağı ortak afiş, bildiri vb araçlar oluşturulmalı, bu araçlar, parti-kurum ayrımı yapılmadan hep birlikte kullanılmalıdır.

Sokakta ve sandıkta, emek, barış ve demokrasi mücadelesini, umudu yükseltecek, yüz binleri heyecanlandırabilecek, hepimizin gönlünden geçen böylesi bir alternatif yaratma sorumluluğundan kimse kaçmamalıdır."

ortakaday.net [via]

2.5.07

Hukuk Devleti

Vali Güler, dün yaşanan sıkıntının tek müsebbibini açıklıyor :
"Bugün Taksim'de toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılmasının hangi sıkıntılara neden olabileceğini İstanbullular gördüler. Bu tip gösteri ve yürüyüşlerde Dolmabahçe ve Kabataş'tan Taksim'e kadar olan bütün bölge trafiğe kapatıldı, bunun da yarattığı sonuçlar görüldü. İllegal gruplar kanunsuz birçok eyleme girişti. Yapılan aramalarda çok sayıda molotof, silah, gaz maskesi ele geçirilmiştir. Bir kanunsuz eylemi engellemek, polisin en tabii görevidir. Yoksa seyirci mi kalsaydık? Bunu İstanbulluların anlayışına bırakıyorum. Burada korunması gereken, kamu düzenidir. Ben yasaları uygulamakla mükellefim. Eylem için İstanbul'a gelen araçların kente girmelerine izin verilmedi. İzin verilmesi halinde provokasyon şeklinde eylemler yapacaklardı. Bu, kamunun yarattığı bir sıkıntı değil, kanunsuz eylemlere girişilmesi ve bunların önlenmesine yönelik alınan tedbirlerin yarattığı bir sıkıntıdır. İstanbullulardan alınan güvenlik önlemleri nedeniyle yaşadıkları sıkıntılar için anlayışlarını rica ediyorum."

Dün yaşananlar ve Güler'in açıklaması da göz önünde bulundurulduğunda; sosyal bir hukuk devletinin özellikleri olan "vatandaşın devlet hizmetinde değil devletin vatandaş hizmetinde olması" ve "devletin kendini hukukla bağlı hissedip ona göre işlem tesis etmesi"
üzerimizde ne kadar komik duruyor değil mi?

1.5.07

İşçi bayramı kutlu olsun...

Vapurlar çalışmadığı halde polis köprülerde sadece tek şeritten geçide izin veriyor, insanlar işine gücüne gidemiyor... Taksim'de kutlama yapılması yasaklanıyor.... İstanbul'daki 1 Mayıs kutlamalarına katılmak isteyenlerin içinde bulunduğu Yalova'dan kalkan iki feribotun, Taksim'de yapılması planlanan 1 Mayıs "gösterilerinin" izinsiz olduğu gerekçesiyle, Eskihisar İskelesi'ne yanaşmasına izin verilmiyor. Bu da yetmiyor televizyonların Taksim Meydanı'ndan canlı yayın yapması yasaklanıyor.
Ankara'da ne oluyor bilmiyorum henüz. "En milliyetçi lider" seçilmekle övünen Perinçek'in partisinin kutlama hazırlıkları duyuluyor yalnızca...
Kutlu olsun...

E-muhtıra

..."Bir savaş bitmiyor, bitirilmiyor ve bunun maliyetinin hesabı sorulamıyor. Kaç can gitti? Bir şehit ailesi çıkıp, "Oğlumun şehit düştüğü o eyleminiz/baskınınız/harekâtınızla ilgili askeri teknik inceleme yapılmasını talep ediyorum. Komutanların görevini ihmal ya da yanlış yapması söz konusu olabilir mi? Bunun tetkik edilip bana bildirilmesini istiyorum. Oğlumun ölümü yerli bir ölüm müdür, yersiz midir/haklı mıdır/haksız mıdır? Beni evlatsız komaya haklı (askeri) gerekçeleriniz vardır elbette. Bunları öğrenmek istiyorum," diyebiliyor mu? Savaş sürüyor. Mevsim geldi. Şehit cenazeleri köylerine yollanmaya başlandı.
12 Nisan'da Yaşar Büyükanıt 'tarihi bir konuşma' yapıyor. Bir deterjan sloganını (sözde değil özde temizlik) alıp mesajını olabildiğince sert veriyor. Tam da Erman Toroğlu/Hıncal Uluç benzeri 'futbolcu' 'demokrat değil Cumhuriyetçi' (kendi tanımları) 'sandıkçı değil darbeci' (benim tanımım) fanatik laikçilik kisvesi altında orduculuk hastalarının arzu ettiği kadar, 'kodu mu oturtan' bir konuşma. (Diyelim: Tuncay Özkan'ı kesmiyor.)
Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye'yi bölmek istediğini DAHİ söylüyor. Daha ne söylesin? "Gördüğü düşü hayıra yoranın da Allah'ını!"
demek isterim pozitifçilere"...
diye özetliyor Perihan Mağden bugünkü Radikal'de çıkan yazısında...