Bir şey söyleyeyim diye bekliyorsun. En azından bir şey söyleyip söylemediğimi merak ediyorsun.
Söyleyeyim:
Sen Gamsız, Yalnız ve Duygusuz.
Bense Mutsuz, Sabırlı ve Kırgın.
karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karışık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19.5.10
1.4.10
39 yaşında bir insanın yüzüne tüfeğini doğrult sokak ortasında, tek kelime söylemesine bile izin vermeden silahını ateşle. Yetmesin, 4 defa daha ateşle... 24 yıl ceza al. Bunun en iyi ihtimalle 18 yılını yat.
Sonra...
Normal bir insan, maktulün ablası, "kardeşim 39 yaşındaydı, bari 39 yıl ceza verselerdi" der. Bir diğer normal insan, maktulün kardeşi, "böyle adaletin içine sıçayım, adam 50 yaşına gelmeden dışarı çıkacak, bir gün bile olsa dışarıda nefes alacak" der. Bir diğer normal insan hiçbir şey diyemez, sadece ağlar...
Ama bir hukukçu insan, maktul dayısı bile olsa, ilkin "tasarlamayla haksız tahrik birlikte olur mu?" der. (Bir diğer hukukçu insan da ilkin "bence olur ama Yargıtay ne der onu bilmem" der.)
Hukukçu insan sonradan normal/insanî öfkeye kapılır. Okulda, cezanın amaçlarından birinin de mağdurların öç alma isteğinin engellenmesi olduğunun öğretildiğini hatırlar. Kandırılmış hisseder...
Anneannesiyle konuşamaz... Onun normal/insanî evlat acısına karşılık hukukçu gibi konuşmaktan korkar.
Hukukçuluğunun insanlığından eksiltip eksiltmediğini sorgular.
Adaletin varlığına bugüne kadar inanmış, hukukçu olmayan hiçbir yakınıyla konuşamaz. Hukukun adalet olduğunu sanan normal insanlarla konuşamaz. Onlara "siz de kandırıldınız" diyemez...
Hukukçuluğunun insanlığından eksiltip eksiltmediğini sorgular.
Sonra...
Normal bir insan, maktulün ablası, "kardeşim 39 yaşındaydı, bari 39 yıl ceza verselerdi" der. Bir diğer normal insan, maktulün kardeşi, "böyle adaletin içine sıçayım, adam 50 yaşına gelmeden dışarı çıkacak, bir gün bile olsa dışarıda nefes alacak" der. Bir diğer normal insan hiçbir şey diyemez, sadece ağlar...
Ama bir hukukçu insan, maktul dayısı bile olsa, ilkin "tasarlamayla haksız tahrik birlikte olur mu?" der. (Bir diğer hukukçu insan da ilkin "bence olur ama Yargıtay ne der onu bilmem" der.)
Hukukçu insan sonradan normal/insanî öfkeye kapılır. Okulda, cezanın amaçlarından birinin de mağdurların öç alma isteğinin engellenmesi olduğunun öğretildiğini hatırlar. Kandırılmış hisseder...
Anneannesiyle konuşamaz... Onun normal/insanî evlat acısına karşılık hukukçu gibi konuşmaktan korkar.
Hukukçuluğunun insanlığından eksiltip eksiltmediğini sorgular.
Adaletin varlığına bugüne kadar inanmış, hukukçu olmayan hiçbir yakınıyla konuşamaz. Hukukun adalet olduğunu sanan normal insanlarla konuşamaz. Onlara "siz de kandırıldınız" diyemez...
Hukukçuluğunun insanlığından eksiltip eksiltmediğini sorgular.
5.12.08
Tatonman

2+2=3 Kişilik:
Veda eder gibi yapıyoruz hep. Yaşama denemesi yaparken araya veda denemeleri sokuşturuyoruz. Hiç gerçekten veda etmiyoruz. Etmeyelim.
Bu kadar çok vedayı kaldırabilecek kadar sağlam değilim zira.
2=3 Kişilik:
Ben olmayı denedim, yanılmadım. Sayende...
Vedayı geciktirmek istedim, başka sıkıntı bulamadım.
Bir vedayı bile kaldırabilecek kadar sağlam değilim zira.
13.10.08
16.7.07
BEN BEN BEN BEN BEN...
Baştan söyleyeyim, kendime yazılıyor bu yazı. Defterlere yazmayalı çok oldu...
Çok duydum... Bir sürü insan bana güçlü olduğumu söyledi. Kendimi hiç öyle hissetmedim, buna rağmen ben de inandım güçlü olduğuma, arada, duydukça... Kendimi bildim bileli kendime acımaktan hiç bıkmadım oysa. Bir insanın içsesi periyodik olarak "ben bunu haketmiyorum!" dememeli... (Bu durumun zavallılığını bir tarafa koyalım şimdi.)
Öncelikli sorum şu: Güçlü insanlar kendilerini güçlü hisseder mi? Tali(ve aslında cevabı bilinen) soru: Güçlü insanlar kendilerini hep güçlü hisseder mi? Güçlü insan diye bir şey var mı gerçekten? Güçlü olduğun hissini veren şey umursamazlık mı?
Neyse ne... Cevap bulacak halde değilim. Ancak oturduğum yerden, umursamamaya karar verecek haldeyim. Bir de sadece kendimi umursamaya ve korumaya karar verebilirim. En fazla. Elle tutulur gözle görülür şeyler için uğraşmak, böyle şeyler yaratmak, değişmek, değiştirmek de istiyorum. Başımı kaldırabildiğim zaman bunları yapabileceğimi bildiğimden -şimdilik- çok umutlanmıyorum.
Kinci olmayı umut ediyorum. Hatta kararlıyım bu konuda... Bir fihrist yapacağım, tepede isimler, altında maddeler halinde bana yaptıkları kötülükleri yazacağım. Açıklama koymazsam unuturum ben nefret etmeyi, maddelerin yanında açıklamalar; kendime söylememe neden oldukları şeyler. Evet evet, azimli bir insan olacağım artık. Öyle varolduğun gibi yaşamak, mutlu olmak falan, boş işler bunlar...
Karşındakinin seni incitmeyeceğine güvenmezsen, senin onu incitmeyeceğine güvenmemesi seni incitmez. (Aha! İncinmekten korkmamak güçlü olmaktır. Evet evet, güçlüyüm ben...)
Cehalet mutluluk değildir, mutluluk sanrısıdır. Peki mutluluk sanrının ta kendisi değil midir?
Karışık oldu biraz, farkındayım. Bir süre sonra okuduğumda umarım anlarım.
Bir yazının/bir günün/bir ömrün daha bokunu çıkararak huzurlarınızdan ayrılıyorum. Esenlikler dilerim...
Çok duydum... Bir sürü insan bana güçlü olduğumu söyledi. Kendimi hiç öyle hissetmedim, buna rağmen ben de inandım güçlü olduğuma, arada, duydukça... Kendimi bildim bileli kendime acımaktan hiç bıkmadım oysa. Bir insanın içsesi periyodik olarak "ben bunu haketmiyorum!" dememeli... (Bu durumun zavallılığını bir tarafa koyalım şimdi.)
Öncelikli sorum şu: Güçlü insanlar kendilerini güçlü hisseder mi? Tali(ve aslında cevabı bilinen) soru: Güçlü insanlar kendilerini hep güçlü hisseder mi? Güçlü insan diye bir şey var mı gerçekten? Güçlü olduğun hissini veren şey umursamazlık mı?
Neyse ne... Cevap bulacak halde değilim. Ancak oturduğum yerden, umursamamaya karar verecek haldeyim. Bir de sadece kendimi umursamaya ve korumaya karar verebilirim. En fazla. Elle tutulur gözle görülür şeyler için uğraşmak, böyle şeyler yaratmak, değişmek, değiştirmek de istiyorum. Başımı kaldırabildiğim zaman bunları yapabileceğimi bildiğimden -şimdilik- çok umutlanmıyorum.
Kinci olmayı umut ediyorum. Hatta kararlıyım bu konuda... Bir fihrist yapacağım, tepede isimler, altında maddeler halinde bana yaptıkları kötülükleri yazacağım. Açıklama koymazsam unuturum ben nefret etmeyi, maddelerin yanında açıklamalar; kendime söylememe neden oldukları şeyler. Evet evet, azimli bir insan olacağım artık. Öyle varolduğun gibi yaşamak, mutlu olmak falan, boş işler bunlar...
Karşındakinin seni incitmeyeceğine güvenmezsen, senin onu incitmeyeceğine güvenmemesi seni incitmez. (Aha! İncinmekten korkmamak güçlü olmaktır. Evet evet, güçlüyüm ben...)
Cehalet mutluluk değildir, mutluluk sanrısıdır. Peki mutluluk sanrının ta kendisi değil midir?
Karışık oldu biraz, farkındayım. Bir süre sonra okuduğumda umarım anlarım.
Bir yazının/bir günün/bir ömrün daha bokunu çıkararak huzurlarınızdan ayrılıyorum. Esenlikler dilerim...
8.6.07
Gezdim, gördüm, gidiyorum...
İzmit'e gidildi.
Sevgili iş görüşmesi yaptı. Tavsiye üzerine Ertosunlar diye bir dürümcü arandı, bulunamadı, dandik bi' yerde karın doyuruldu.
İstanbul'a gidildi.
İlk Gün:
Bostancı sahilinde salaş bir yere gidildi. Limonlu soda içilip yaşlı bir köpek sevildi. Minyon ve bu nedenle asabi bir köpeğe sinir olundu. İskelede vurmalı bir şeyler çalıp ateş çubuklarıyla oynayan (ben diyorum ateş çubuğu diye, sirk jargonuna hakim değilim) bir gruba özenildi.
İkinci Gün:
Tavaf etmeden olmaz diyerek Bağdat Caddesi'nde yürünüp "Nazlı'nın Yeri"ne uğrandı. Birkaç bira içildi, "kafamız güzel hayat çok güzel fenerbahçe her şeyden güzel"lendi. Akşam üstü Sabancı Üniversitesi'ne gidilip Gogol Bordello'nun sahne alması beklenirken ılık biralar içil(eme)di. Gogol Bordello'dan önce Brainstorm diye bir grup çıktı. Güzel sayılırdı. Son iki şarkıları Gogol Bordello'ya hazırlanma kabilinden akordeonluydu. Sonra Gogol çıktı sahneye... Çok eğlenildi. Hatta hiç o kadar eğlenilmemişti. Ve fakat yaşlanıldığı idrak edildi.
"Otuzuna gelmeyen herkes bir defa gidip dinleyip zıplamalı, otuz yaş üstü içinse bir uyarı yazısı yazılmalı: (İçerideki zıplatmacılık düzeyi kol bacak uyuşmasına, boyun tutulmasına ve dahi kalp krizine sebep olabilir.)" diye düşünüldü.
Üçüncü Gün:
Pendik'ten feribota binip ilk defa görülecek olanYalova'ya gidildi. Sevimli bir yer olduğu düşünüldü.
Bursa'ya transit geçilirken Gemlik'te durulup zeytin ve yağı stoklandı.
Bursa'ya gidildi.
İlk Gün:
Teyzenin evine teşrif edildi. Özlem giderildi.
İkinci Gün:
Sabah dokuzda adliyeye gidildi. E-devlet'in ve memurların armutluğu yüzünden saat 16:00'a kadar beklendi. Arada Tophane'ye çıkılıp çay içildi, Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbeleri'nin bahçesi görüldü, öğle yemeği münasebeti ile kapalı olduğundan içlerine girilemedi. Nihayetinde hacze gidildi, mutat beddualara muhatap olundu.
Üçüncü Gün:
Sabahın köründe Balıkesir'e gidildi. İşler halledildi, borçluyla kavga edildi, haciz yapılamadı. O arada sevgiliye telefon geldi, işe kabul edildiği muştulandı. Höşmerimci arandı, herkes aynı höşmerimciyi farklı şekilde tarif etti. Sonunda bulunarak höşmerim temin edildi. Susurluk'ta ayran içilip Ulubat zannedilen Uluabat'ta kuşlar görüldü. Bursa'ya dönüldü.
Dördüncü Gün:
Uludağ Milli Parkı'na gidildi. Piknik yapıldı, gezildi, kocaman karpuz kocaman dilimlere ayrıldı, yüze göze bulaştırarak yendi, kekik toplandı. Hayran kalındı...
Beşinci Gün:
Ankara yoluna düşüldü. İnegöl'de köfte yendi, uzun bir süre Leman, Penguen arandı, sonunda bulundu. Eskişehir'e gelmeden Söğüt'e dönüldü, SÖĞÜT 26 km. tabelasını görünce tereddüt edildi, "bir daha ne zaman geleceğiz, bi' görelim" denildi. Ertuğrul Gazi Müzesi gezildi, tırışkadan bir müze olduğuna kani olundu. "Ertuğrul Gazi Türbesi'ne gidelim bir de, oradadır asıl görülecek şeyler" dendi. Girişte Diyanet'in "türbelere çul çaput bağlamayın, yasak günah hasta ettiniz aaaa!" konulu tabelası okundu. Etraftaki güller koklandı, ama buranın da kapısı kapalıydı. Değişik pencerelerden içeri bakılmak sureti ile merak giderildi. Önemli adamların mezarları kocaman olduğundan eskiden insanların kocaman olduğu düşünüldü.
Demir panjurlarda delikler ve altında "bu delikler 1921'de Yunanlılar tarafından atılan kurşunların delikleridir" yazısı okundu.
Ankara'ya dönüldü.
Bursa şehir merkezinden daha güzel olduğu düşünüldü. Ancak tarihsiz (ve dolayısıyla ruhsuz) olması nedeni ile bininci kez gıcık olundu. Sonra sevgilinin yeni işi sebebi ile Kırıkkale'ye taşınılacağı akla geldi. "Ankara'ya o kadar çok gıcık oldum ki sonunda burayı bile özleyeceğim bir yere giderek cezalandırılıyorum" diye düşünüldü. Bu durum birkaç gün bünyeye gerginlik, depresyon olarak yansıdı. Sonra bir gün, neden bilinmez, neşeli uyanıldı...
Kırıkkale'de çalışılacak yer, oturulacak ev görüldü. Çok sakin, çok ağaçlı, çok kuşlu olduğundan sevildi, iç rahatlaması ve hatta sabırsızlanma yaşandı.
Deli gibi yağan yağmur altında Kırıkkale'den Ankara'ya dönerken yolda ekmek almak için duruldu, "yavrucuğum çok ıslandım Ankara'ya gidiyorsanız beni de götürür müsünüz" diyen teyzeyle arabaya binildi. Teyze sevimli geveze çıktı. Yarım saatte kendi hayatını özetleyip, hayata dair hap bilgiler verdi. Ağlattı...
Mutlu, tedirgin, heyecanlı bir şekilde bir ay daha "yuvalık" edecek olan eve gelindi...
Sevgili iş görüşmesi yaptı. Tavsiye üzerine Ertosunlar diye bir dürümcü arandı, bulunamadı, dandik bi' yerde karın doyuruldu.
İstanbul'a gidildi.
İlk Gün:
Bostancı sahilinde salaş bir yere gidildi. Limonlu soda içilip yaşlı bir köpek sevildi. Minyon ve bu nedenle asabi bir köpeğe sinir olundu. İskelede vurmalı bir şeyler çalıp ateş çubuklarıyla oynayan (ben diyorum ateş çubuğu diye, sirk jargonuna hakim değilim) bir gruba özenildi.
İkinci Gün:
Tavaf etmeden olmaz diyerek Bağdat Caddesi'nde yürünüp "Nazlı'nın Yeri"ne uğrandı. Birkaç bira içildi, "kafamız güzel hayat çok güzel fenerbahçe her şeyden güzel"lendi. Akşam üstü Sabancı Üniversitesi'ne gidilip Gogol Bordello'nun sahne alması beklenirken ılık biralar içil(eme)di. Gogol Bordello'dan önce Brainstorm diye bir grup çıktı. Güzel sayılırdı. Son iki şarkıları Gogol Bordello'ya hazırlanma kabilinden akordeonluydu. Sonra Gogol çıktı sahneye... Çok eğlenildi. Hatta hiç o kadar eğlenilmemişti. Ve fakat yaşlanıldığı idrak edildi.
"Otuzuna gelmeyen herkes bir defa gidip dinleyip zıplamalı, otuz yaş üstü içinse bir uyarı yazısı yazılmalı: (İçerideki zıplatmacılık düzeyi kol bacak uyuşmasına, boyun tutulmasına ve dahi kalp krizine sebep olabilir.)" diye düşünüldü.
Üçüncü Gün:
Pendik'ten feribota binip ilk defa görülecek olanYalova'ya gidildi. Sevimli bir yer olduğu düşünüldü.
Bursa'ya transit geçilirken Gemlik'te durulup zeytin ve yağı stoklandı.
Bursa'ya gidildi.
İlk Gün:
Teyzenin evine teşrif edildi. Özlem giderildi.
İkinci Gün:
Sabah dokuzda adliyeye gidildi. E-devlet'in ve memurların armutluğu yüzünden saat 16:00'a kadar beklendi. Arada Tophane'ye çıkılıp çay içildi, Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbeleri'nin bahçesi görüldü, öğle yemeği münasebeti ile kapalı olduğundan içlerine girilemedi. Nihayetinde hacze gidildi, mutat beddualara muhatap olundu.
Üçüncü Gün:
Sabahın köründe Balıkesir'e gidildi. İşler halledildi, borçluyla kavga edildi, haciz yapılamadı. O arada sevgiliye telefon geldi, işe kabul edildiği muştulandı. Höşmerimci arandı, herkes aynı höşmerimciyi farklı şekilde tarif etti. Sonunda bulunarak höşmerim temin edildi. Susurluk'ta ayran içilip Ulubat zannedilen Uluabat'ta kuşlar görüldü. Bursa'ya dönüldü.
Dördüncü Gün:
Uludağ Milli Parkı'na gidildi. Piknik yapıldı, gezildi, kocaman karpuz kocaman dilimlere ayrıldı, yüze göze bulaştırarak yendi, kekik toplandı. Hayran kalındı...
Beşinci Gün:
Ankara yoluna düşüldü. İnegöl'de köfte yendi, uzun bir süre Leman, Penguen arandı, sonunda bulundu. Eskişehir'e gelmeden Söğüt'e dönüldü, SÖĞÜT 26 km. tabelasını görünce tereddüt edildi, "bir daha ne zaman geleceğiz, bi' görelim" denildi. Ertuğrul Gazi Müzesi gezildi, tırışkadan bir müze olduğuna kani olundu. "Ertuğrul Gazi Türbesi'ne gidelim bir de, oradadır asıl görülecek şeyler" dendi. Girişte Diyanet'in "türbelere çul çaput bağlamayın, yasak günah hasta ettiniz aaaa!" konulu tabelası okundu. Etraftaki güller koklandı, ama buranın da kapısı kapalıydı. Değişik pencerelerden içeri bakılmak sureti ile merak giderildi. Önemli adamların mezarları kocaman olduğundan eskiden insanların kocaman olduğu düşünüldü.
Demir panjurlarda delikler ve altında "bu delikler 1921'de Yunanlılar tarafından atılan kurşunların delikleridir" yazısı okundu.
Ankara'ya dönüldü.
Bursa şehir merkezinden daha güzel olduğu düşünüldü. Ancak tarihsiz (ve dolayısıyla ruhsuz) olması nedeni ile bininci kez gıcık olundu. Sonra sevgilinin yeni işi sebebi ile Kırıkkale'ye taşınılacağı akla geldi. "Ankara'ya o kadar çok gıcık oldum ki sonunda burayı bile özleyeceğim bir yere giderek cezalandırılıyorum" diye düşünüldü. Bu durum birkaç gün bünyeye gerginlik, depresyon olarak yansıdı. Sonra bir gün, neden bilinmez, neşeli uyanıldı...
Kırıkkale'de çalışılacak yer, oturulacak ev görüldü. Çok sakin, çok ağaçlı, çok kuşlu olduğundan sevildi, iç rahatlaması ve hatta sabırsızlanma yaşandı.
Deli gibi yağan yağmur altında Kırıkkale'den Ankara'ya dönerken yolda ekmek almak için duruldu, "yavrucuğum çok ıslandım Ankara'ya gidiyorsanız beni de götürür müsünüz" diyen teyzeyle arabaya binildi. Teyze sevimli geveze çıktı. Yarım saatte kendi hayatını özetleyip, hayata dair hap bilgiler verdi. Ağlattı...
Mutlu, tedirgin, heyecanlı bir şekilde bir ay daha "yuvalık" edecek olan eve gelindi...
29.11.06
Ateş ve Tutku, Solino, Gigi...
Ağlama! "Kötü"lüğüne mazeret bulma! O'nun hatası değil iyi olmak!.. İkinizin de dokunduğu "dokunulmaz"ı sorabilen olmak da... Korkak!
İyiler tam iyi olsun, kötüler tam kötü. Okuduklarımda, seyrettiklerimde... Hayatta da... Zorlamasınlar beni!.. Gigi! Zorlamayın beni!..
İyiler tam iyi olsun, kötüler tam kötü. Okuduklarımda, seyrettiklerimde... Hayatta da... Zorlamasınlar beni!.. Gigi! Zorlamayın beni!..
19.6.06
En son…
Arjantin dün Sırbistan’a “altı” çaktı be günlük… Maalesef “altı”lara sevinemiyorum artık… O’nun mutluluğuna sevineceğim sadece. “Şehir”de bir eve taşınacak olmamız bile kesmiyor…
-
O?
Kendimden çok sevdiğim…
Çocuğum olana dek, en çok sevdiğim olacağına dair, kendime söz verdiğim…
Bu sözümü tutuyorum belki de…
Uyuyor şimdi karşımda…
Hep mutlu ol, olur mu?
-
Hep en geç uyuyan oldum. Hep düşünen, hep kafasına takan… Hep ilk sarhoş olan ama dağıtmayan… Hep konuşan ama düşünmeye gerek görmeyen, güvenen ama kendisine güvenilmeyen, hakkında itina ile, hüküm verilen ama hüküm vermeyen oldum.
Severim seni günlük… Sen bari yanıltma beni…
23.1.06
(Hrrrr!..)^10
Sol bacağımın arkası feci ağrıyor! Niye mi? Şöyle söyleyeyim:
Doli ile bürodan çıktık -200 metre uzaktaki- Adliye'ye doğru yürüyoruz. Derken kalçamın altına yediğim şiddetli darbeyle neye uğradığımı şaşırdım. Şoke olmuş bir halde arkamı döndüğümde bağıra çağıra küfürler ederek kucağındaki ekmek bıçağına davranan yirmili yaşlarında bir kızla karşılaştım! Hayatımda ilk defa gördüğüm biri ile... Doli sakinleştirmese bıçağın bıçak olduğunu bile kavrayamayacak ve salak gibi kıza karşı saldırıya geçecektim. Doli sayesinde üç saniye içinde kızın mütecaviz ve tehlikeli bir deli olduğunu idrak ettim... Karşı kaldırıma yöneldik, sonra karakola gittik falan filan...
Üzerinden iki saat geçti... Olayın ne kadar ciddi olduğunu ve ne kadar şanslı olduğumu şimdi farkediyorum.
Evet, şehir merkezinde gündüz vakti arkanızdan birisi size amaçsızca saldırabilir, hatta elindeki bıçakla sizi öldürebilir... Silahınız olsa ve o anda onu öldürseniz "insan" öldürmüş sayılacaksınız. Ama o sizi öldürse "insan" sayılmayacak ya da "insan" öldürmüş gibi ceza almayacak! Yani yaşıyorsanız sizin elinizden, öldüyseniz arkanızdakilerin elinden gelen ise bi' bok olmayacak!
Yaşadığımıza, sevdiklerimizin yaşadığına şükretmekten başka yapacak bi' şey yok ya, bu ağırıma gidiyor!
Doli ile bürodan çıktık -200 metre uzaktaki- Adliye'ye doğru yürüyoruz. Derken kalçamın altına yediğim şiddetli darbeyle neye uğradığımı şaşırdım. Şoke olmuş bir halde arkamı döndüğümde bağıra çağıra küfürler ederek kucağındaki ekmek bıçağına davranan yirmili yaşlarında bir kızla karşılaştım! Hayatımda ilk defa gördüğüm biri ile... Doli sakinleştirmese bıçağın bıçak olduğunu bile kavrayamayacak ve salak gibi kıza karşı saldırıya geçecektim. Doli sayesinde üç saniye içinde kızın mütecaviz ve tehlikeli bir deli olduğunu idrak ettim... Karşı kaldırıma yöneldik, sonra karakola gittik falan filan...
Üzerinden iki saat geçti... Olayın ne kadar ciddi olduğunu ve ne kadar şanslı olduğumu şimdi farkediyorum.
Evet, şehir merkezinde gündüz vakti arkanızdan birisi size amaçsızca saldırabilir, hatta elindeki bıçakla sizi öldürebilir... Silahınız olsa ve o anda onu öldürseniz "insan" öldürmüş sayılacaksınız. Ama o sizi öldürse "insan" sayılmayacak ya da "insan" öldürmüş gibi ceza almayacak! Yani yaşıyorsanız sizin elinizden, öldüyseniz arkanızdakilerin elinden gelen ise bi' bok olmayacak!
Yaşadığımıza, sevdiklerimizin yaşadığına şükretmekten başka yapacak bi' şey yok ya, bu ağırıma gidiyor!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)