düşünürüm bazen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünürüm bazen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.7.10

Compromise

"uzlaşma", ,"uyuşma" ve "taviz" diyor sözlükte. "ödün vererek anlaşmaya varma" diyor bir altta da...
Tavizsiz uzlaşma olmaz mı yani?

11.4.10

Bursa, Şirin Baba ve Oza'ya...

Oza'nın yazdıkları 31.01.2009 tarihinden beri yaşadıklarımı düşündürdü...
31.01.2009 günü sabah 9'da bagajımı yükleyip geldim hiç bilmediğim bu şehre. İnsanları, mekânları, yolları yabancı/tuhaf bu şehre... Kendimi gerçekleştirmek için gözümü karartıp Ankara'mı, Doli'mi ve diğer arkadaşlarımı, ailemi bırakıp geldim. İlk üç ay ziyadesiyle boktan bir işte çalıştım. Kendimi gerçekleştirmek bir yana kendimden nefret etme aşamasına geldim. Yeni bir tanesini bulmadan işi bıraktım. Şansım yaver gitti 20 gün sonra yeni ve iyi bir iş buldum. İyi bir iş derken, öyle çok para veren bir yer değil... Sorumluluk almadığım bir iş hiç değil. Hayatımda yüzleşmediğim kadar büyük sorumluluğu ilk bir ayda sırtlanmak durumunda kaldım. Ama -yine- şansım yaver gitti, elime yüzüme bulaştırmadım. Hâlâ aynı yerde çalışıyorum, sorumluluklarım giderek artıyor. Hâlâ şanslıyım, elime yüzüme bulaştırmadım.
Bu arada yüksek lisansa başladım. Bir şekilde onu da -henüz- elime yüzüme bulaştırmadım.
Şansımın bir süre daha yaver gitmesini ve istediğim tezi yazmayı umuyorum.

Bu süre boyunca defalarca bu şehrin insanlarından nefret ettim. Büyümeme neden olan bu şehirden sıklıkla kaçıp gitmek istedim. Sıcak yuvama, Ankara'ma, aileme, Doli'me dönmek istedim. Buraya alışıp alışmadığımı her sorana terslendim. Nesine alışacaktım ki bu boktan yerin!

Sevgilime, İstanbul'a değil de buraya taşınmama vesile olduğu için, öfkelendim. Onu, hayatımı karartmakla bile itham ettim.

Kendime acıma yeteneğim gelişmiş olduğundan bunların hiçbirini yapmakta zorlanmadım.

Bugün, burada hayatımda hiç olmadığım kadar yalnız olsam da, şükrediyorum.

Bana cömert davrandığı, azimli olduğumu, sorumluluk alabileceğimi, zaman zaman şanslı olduğumu bana gösterdiği için Bursa'ya bir teşekkür borçluyum.

Her istediğimin istediğim anda olmayacağını, "hem.. hem de"nin reel dünyada olmadığını, benim kurgum dışında bir meta-kurgu olduğunu, kimi zaman ona boyun eğmem gerektiğini, gerekeni yapıp sonra oluruna bırakmam gerektiğini gösterdiği için Şirin Baba'ya teşekkür borçluyum.

Bütün bunları düşünmeme vesile olduğu için Oza'ya teşekkür borçluyum.

Ankara mı? İstediğim her zaman bana kucak açacak yuvam... Kim bilir...

30.1.10

Sınav

Herakleitos’a göre evren “logos”ta temellenir. Logos, Grekçede iki anlama gelir: dil/söz ve düşünce/akıl. Antik Yunandan beri Batı düşüncesi de “logos”un bu çift anlamlılığı üzerinde temellenmiştir. Batı düşüncesinin iki büyük akımından biri Logosu düşünce ve akıl olarak okur, ki bu geleneği şöyle resmedebiliriz: Sokrates-Platon-17. yüzyıl İngiliz empirizmi-rasyonalizm-Aydınlanma felsefesi-pozitivizm-mantıkçı pozitivizm; yani en genel anlamda Anglo-Sakson düşünce geleneği. Batı düşüncesinin diğer ana akımı ise logosu söz ve dil olarak okur, ki onu da şu şekilde şematize etmek yanlış olmaz: Sofistler-Aristoteles-Romalı retorikçiler-Hıristiyan teologlar-Alman romantikleri-hermenoytik felsefe; yani kısacası Kıta Avrupası düşünce geleneği. Olgu-değer tartışması gibi bütün başka tartışmalar da bu iki ana akımın arasında süregelen logosun okunmasındaki farklılığın rahminde şekillenir.

Platon’dan beri 17. yy.daki İngiliz empiristleri, rasyonalistler, pozitivistler, edebiyatta realistler ve naturalistler, resimde emprisyonistler, 20. yüzyılın şafağında mantıkçı pozitivistler, daha kuşatıcı bir değerlendirme ile analitik düşünce geleneğine mensup düşünürler zayıflığı olan belirsizlikten arındırmaya çalıştıkları logos’u akıl/düşünce/logic-mantık olarak okudular.

Sofistler, Aristoteles, Romalı retorikçiler, Ortaçağın Hıristiyan teologları, anti-pozitivistler, edebiyatta romantisistler, resimde sürrealist ve kübistler, 20. yüzyılın son çeyreğinde post-yapısalcılar ve post-modernistler, hermenoytik filozofları ve çok daha genel bir ifadeyle Kıta Avrupası geleneği düşünürleri ise, sosyalden, değerden, perspektiften, gelenekten, yani insandan, dilden ve kontekstten bağımsız bilgi ve olgunun olamayacağını savundular ve logos’u söz/dil olarak yorumladılar.

Logos’u söz olarak okuyanların duyu organı kulak, akıl olarak okuyanlarınki ise gözdür. Platon ve modernite okülersentrik, Sofistler ve Ortaçağ logosentriktir – her çağın ve düşünürün bir duyu organı vardır. Göz dışlayıcıdır, okülersentrizmin temel mantığı “ya...ya da” mantığıdır. Buna göre “ya olgular ya da değerler” arasında bir tercih yapılmalıdır. Platonda kökleri olan modern okülersentrik bilim anlayışı değerleri dışlayarak, yok sayarak tercihini olgulardan yana yapmış ve değerden bağımsız olguları görüş alanına sokmuştur. Oysa kulak ve dolayısıyla söz kuşatıcıdır, logosentrizmin temel mantığı “hem...hem de” mantığıdır. Buna göre “hem olgulardan hem de değerlerden” bahsedebiliriz. Aristotelese kadar temellendirebileceğimiz Kıta Avrupası felsefesi geleneğinde değerlerden, yani insandan, tarihten, gelenekten, dilden, kısacası kontekstten bağımsız olgular yoktur, hatta olgulara olgu olmaklıklarını armağan eden şey bizatihi konteksttir.

Kulağa güvenilemez, çünkü söz belirsizdir. Göze güvenilebilir, çünkü imajlar kesindir. Antik dönemden bugüne Batı düşüncesine kimliğini armağan eden şey “kesinlik” arayışıdır. Logosu logic olarak okumak, matematiğe, mantığa, ölçmeye, istatistiğe, teknolojiye, imajlara, akıla, yönteme ve olgulara önem vermektir. Bütün bunlar da objektiviteye ve kesinliğe atfedilen önemi gösterir. Olgulara önem atfetmek kesinliğe kıymet atfetmektir.

Hakikatin sözde mündemiç olduğu Ortaçağın sonunda Otuz yıl savaşlarının yarattığı kaotik ortam yeni bir kesinlik (aslında düzen/kozmos) arayışını doğurdu. Bu arayışın sonunda Aydınlanma seküler Tanrısını buldu: Bilim. Bu Kitabı Mukaddes’in konuşan Tanrısı değil modernitenin gören Tanrısıydı. Bu Tanrı, ölçülebileni gördü; matematize edilemeyeni görmedi. Galileo bu Tanrının yasalarını formüle etmenin yolunun ölçüye dökülebilen kavramlarla bilim yapmak ve ölçülemeyen renk, koku gibi kavramları bilimin dışına çıkarmak olduğunu gösterdi. Ona göre ölçülebilen, matematize edilebilen nitelikler birincil; ölçülemeyen, sayılara dökülemeyen nitelikler ikincildi. Birincil nitelikler neden, ikincil nitelikler sonuç; birincil nitelikler ikincil nitelikler üzerinde muktedirdi. Dolayısıyla aslolan birincil niteliklerdi. Gerçekliğin bilgisine ulaşmak bilimle mümkündü ve ölçülemeyen, irrasyonel nitelikler bilimin dışında tutulmalıydı.

Empiristler de rasyonalistler de Galileo’nun bu doktrinini temel aldılar. Her iki düşünce geleneği de bilginin özne-nesne ilişkisinden doğduğunu ileri sürdü. Her iki geleneğin öznesi de nesnenin ait olduğu dünyanın dışında bir yerde konumlanmış, Tanrısal bir görüşe sahiptir. Buradaki özne-nesne ilişkisi bir egemen-tabi ilişkisidir. Empiristler de rasyonalistler de bakışlarının objektif olduğu iddiasındadır; Objektif bilgiye, olguların değerden bağımsız gözlenmesi yoluyla ulaşılabileceğini düşünürler. Aralarındaki fark; hakikatin empiristlere göre doğaya, rasyonalistlere göreyse akla dayanmasındadır. Bu doğrultuda; empiristlere göre gerçekliğin bilgisine ulaşmak için olguları gözlemeli, bu gözlemlerden teoriler üretmeli, bu teorileri deneylerle doğrulayarak doğrulamalı ve nihayete evrensel genel yasalara ulaşmalıyız. Buna göre gözlem ve deney teoriyi önceler. Rasyonalizmin babası Descartes ise gerçekliğin bilgisine ulaşma yolunda duyularımıza değil aklıma güvenmemiz gerektiğini öğütler. Ona göre insan düşünen varlıktır. Rasyonalistlerin aklı empiristlerinki gibi pasif değil aktif bir konumdadır. Dış dünyadaki uyarıcılar insan zihninde işlenip bilgiye dönüşür. Bu nedenle empirizme pasifist, rasyonalizme aktivist epistemeloji denmiştir. 18. Yüzyılın sonunda Kant rasyonalizmle empirizmin sentezini yapmıştır ve bu bilimsel yöntem olarak kabul görmüştür. Kant insan algısından bağımsız olguların mevcut olduğunu ve öznenin bu “kendinde şeyin” bilgisine ulaşabileceğini ileri sürmüştür. Rasyonalizm de empirizm de bu birincil nitelikler-ikincil nitelikler ayırımına dayanır ve bu yüzden okülersentriktir.

17. yüzyılın fizik bilimlerindeki başarısı çok geçmeden her alanda model alındı. Fizik matematiksel kesinliğiyle bütün bilimlerin kraliçesiydi. Bütün bilimler kendilerini fiziğe göre yeniden dizayn ettiler. 19. yüzyılda pozitivizm bize kusursuz bir bilim ideali sunuyordu. Bu kusursuz bilim idealinin kusursuz bir dili olmalıydı. Bu kusursuz dil hiç kuşkusuz olgulara birebir tekabül eden matematiksel ve kesin bir dil olmalıydı: kusursuz bilimin olguları birebir resmeden kusursuz bilim dili.

Dilin belirsizliği, keyfi kullanımı, öznellik, önyargılar, gelenek, hurafe gibi bilimsel bilgiyi kirletecek ve objektiviteyi sakatlayacak her unsurdan kurtulmak ve rasyonalitenin ve kesinliğin gücünü tesis etmek ancak bu kusursuz bilim diliyle mümkündü. Çünkü artık modern bilimden beklenen olguların kesin bilgisidydi.

Bütün bilimleri fiziğe indirgeyerek bilimi üniterleştirmeye yönelik bu hareket “fizikalizm”dir. Buna göre, fiziğin dili ve yöntemi bütün bilimlerin dili ve yöntemidir. 20yyın başlarında mantıkçı pozitivistler bütün bilimler için ortak bir matematiksel mantık dili geliştirilebileceğini öne sürdüler. Onlara göre, dünya bir olgular totalitesidir; bilimsel bir önerme, olgu durumlarına birebir tekabül eden bir önermedir; anlamlı ve bilimsel önerme, oldu durumlarının mantıksal resmidir. Böylece olgu durumlarına tekabül eden mantıksal bir dil inşa etmek mümkündür. Hatta onlar arasındaki hakim görüş “bilimsel” olanın “olgusal” ve “kesin” olduğu ve “belirsiz” olanın da “bilimsel” ve “olgusal” olmadığıdır. Sübjektif olan değerler bilimin dışına atılmalıdır ki çıplak olguların kesin bilimi yapılabilsin.

Mantıkçı pozitivistler de olgu-değer tartışmasında benzer konumda olmakla beraber farklı olarak bir önermenin bilimselliğini ölçmek için o önermenin doğrulanabilirliği değil yanlışlanabilirliğinin önemli olduğunu söylediler. İronik olan şudur ki yanlışlanabilirlik teorisinin yanlışlanıp yanlışlanamayacağını asla söylemediler. Onlara göre; bilimsel bilgi, yüksek düzeyde yanlışlanabilir önermelerden doğar. Bir önermenin bilimsel olmasının ölçütü yanlışlanabilir ancak yanlışlanmamış olmasıdır. Ortak yönleri matematiğe, akla, yönteme, kesinliğe inançlarıdır. Gerçek bilgi, bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi ise bütün sübjektif unsurlardan arınmış, kesin bilgidir. Analitik gelenekte düşünmenin amacı açıklamak; açıklamanın amacı ise evrene, doğaya ve hatta topluma hükmetmektir.

Platon idelerin idesinin evreni sayılar harmonisi şeklinde yarattığını ve rasyonel olarak işleyen insan aklının rasyonel olarak işleyen evrenin bilgisine ulaşabileceğini söyledi. Bu anlamda Analitik gelenek cephesinde yeni bir şey yoktur: deney, gözlem ve akıl yoluyla bilimsel bilgiye ulaşılabileceği iddiası devam etmektedir. Analitik felsefenin kibirli öznesi, durduğu hiçbir yerden, hiçbir değer “bulaştırmadığı” nesneyi gözler, deney ve akıl vasıtasıyla gerçekliğin bilgisine ulaşır. Amaç açıklamak ve bu yolla evrene hükmetmektir.

Analitik felsefenin olguyu temel alıp değeri dışlama ve bilim yolu ile evrene tahakküm etme fikri Kıta Avrupası düşünce geleneğinde çok uzun zamandır eleştirilmektedir. Kıta Avrupası geleneğinin öznesi analitik düşüncenin öznesi gibi hiçbir yerde değil bir yerde durur. Özne de nesne de tarihin, zamanın, dünyanın içinde yer alır. Kendinde şey, insan algısından bağımsız, çıplak nesne yoktur. Bilgi öznelerarasıdır. Analitik felsefeden farklı olarak Kıta felsefesinin öznesinin hakkında düşündüğü gerçeklik sürekli değişmektedir. Düşünmenin amacı açıklamak değil anlamaktır. Anlamaksa yorumlamak yani farklı olanı anlamak ve yabancı olanı tanıdık kılmaktır. Olgular yorumlanamaz. Anlamak, anlamı anlamaktır. Anlam dildedir. Dil matematize edilemez, mantık kurallarına indirgenemez. Dil yorumlanır. Kavram gerçekliği önceler. Descartes’ın düşünen insanı yerini konuşan insana bırakmıştır. Özne de nesne de Heiddeger’in hayat dünyası dediği yerde, kontekstte yer alırlar. Hayat dünyasında her şey bir şey içindir. Amaçlar önemli, değerlidir. Burada olgular teorileri belirlemediği gibi teoriler de olguları belirlemez. Teoriler de olgular da hayat dünyası tarafından belirlenir. Değerlerden bağımsız olgu yoktur. Bir şeyi kendi tarihselliğimizle ve o şeyin tarihselliğiyle algılarız. Değerlerden , sübjektiflikten ârî bilgi bir ütopyadır. İnsan doğal değil sosyal bir varlıktır. İnsanın doğası yoktur tarihi vardır.

Analitik geleneğin tahkiyesine göre, nasıl logos pathosun/duygunun karşıtı ise olgu da değerin karşıtıdır. Olgu, öznenin durduğu yerden, gözlenebilir, somut, objektiftir. Yoruma açık ve belirsiz değildir. Kant’a göre insan algısından bağımsız, kendinde şeydir. Değerlerden, sübjektiviteden ve belirsizlikten arınmış bu olguların kesin bilgisi mümkündür.

Oysa Alman düşünce geleneği bize değerden bağımsız özneler olamayacağı gibi, değerden bağımsız olguların da olamayacağını göstermiştir. Özne de olgular da tarihin teknesi içinde yoğrulur, şekillenir ve sürekli değişir. Kendinde şeyler yoktur, tıpkı kendinde bilgi ve kendinde öz olmadığı gibi; kendinde şeyleri oluşturan ilişkiler vardır. İlişkiler tarihseldir. İlişkiler anlamdır. Anlam dildir. İlişkilerden, anlamdan, dilden, yani kontekstten bağımsız çıplak olgualr yoktur. Heideggerin dediği gibi, yalnızca anlama sahip insan bir şeyi bir şey “olarak” kavrar. Bir şeyi bir şey “olarak” kavramak, şeylerin tarihselliğine, yani bizden önce dilde adlandırıldıklarına ve tecrübe edildiklerine işaret eder.

Her şey kontekstinde anlamlıdır. Kontekst sosyal, kültürel ve insani olandır. Kontekst gelenek ve tarihtir. Kontekst dil ve anlamdır. Kontekst praksisdir. Olgular teorileri ya da teoriler olguları belirlemez; olguları da teorileri de bilim adamını da bilimi de hayat dünyası, praksis yani kontekst belirler. Değerlerden bağımsız olgular görüşü bir bilim idealini yansıtır, ideal olduğu anlamda kontekstten ve praksisten kopuk, boşlukta duran bir yaklaşımdır bu. Oysa fiiliyatta bilim kontekstinde bilimdir.

Kendinde olgular değil, kontekstinde olgular vardır.

17.12.08

Biz, siz, onlar...

Korkak olduğumdan destek imzaları atmakla ya da oturduğum yerden ahkam kesmekle duyarlığımı gösteriyorum. Belki. (Sadece) Kendime.

Altına imza attığım metinleri de paylaşıyorum çevremle, sıklıkla.

"1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."


İçerik sadece bu iken, ben bu içerikle aynı fikirde olduğumu genelle paylaşmışken bir mesaj geliyor sonra: "ismini listede arıyorum. umarım yoksundurrr." Evet çok "rrr"li bir mesaj. Hayal kırıklığı gösteren, kızgınlık gösteren bir mesaj. Çocukluğumda beni tanıyan, halihazırda dört yıldır görüşmüyor olduğumuz, öncesinde de görüşmelerimizin gündelik sohbetlerle sınırlı olduğu birinden gelen... Bu tepkiyi vermekte yanlış bir yan görmüyor ve tepkisinin nedenini açıklama gereği bile duymuyor.
Öyle emin ki doğrusunun en (hatta tek) doğru olduğundan. Normal olanın onun tavrı olduğundan. Yine öyle emin ki muhatap olduğu tüm insanların "kendinden" olduğundan, "ötekilerle" hiçbir ilgisi, ilişkisi bulunamayacağından... Tabii ki bihaber ötekileştirmenin -evleviyetle- ahlaki olarak yanlış olabileceğinden, -doğal olarak- korkunç sonuçlar doğurabileceğinden... Hiçbir çekincesi yok bu mesajı gönderirken.

Bildirilerin, önergelerin altını imzalarken benim de (bizim?) hiçbir çekincem yok. Ama korkağım çünkü gerçek bir tepki verirken çekiniyorum.
Yunanistan'da olanları yürekten destekliyoruz, iş Engin Ceber'e gelince sadece kızıyoruz. (Uğur Kaymaz'ı yok sayıyoruz hatta.) Burada ölüyor çünkü o... Desteklenecek bir hareket ortaya çıkmıyor. Kızan bir sürü insan var, korkuyoruz ama hareket etmekten. Korkaklaştırıldık...

Darbecilerin yargılanmasına yönelik önergeye destek 7.700 kişi civarında kaldı. Özür Diliyorum'u şimdiden imzalayan kişi sayısı 10.000'i geçmiş durumda...
Fark gerçekçi bir çıkarım yapmaya uygun değil belki... Çıkarım yapmak değil kafamda oluşan soruları paylaşmak istiyorum zaten.

Tacize uğramış çocuklar gibi, sürekli, her şeyi üzerimize alınıp bunlardan suçluluk mu duyuyoruz acaba? Darbelerden kendimizi sorumlu hissettiği için mi darbecilerin yargılanmaları yönünde gerçek bir talepte bulunmuyoruz? Suçlu hissettiğimiz için mi Ermenilerden özür diliyoruz?
Ya da tam tersi, Atina'da olanları destekleyerek vicdanımızı rahatlatıyoruz ama "kendimizden" ölenler için hiçbir şey yapmayarak, bunun için suçluluk duymayarak, şımarıklık mı yapıyoruz?

Neden gerçek taleplerde bulunmuyoruz? Neden gerçek tepkiler vermiyoruz? Sandığımız kadar az olmadığımızı biliyor muyuz? Neden korkaklık yapmaya devam ediyoruz?

12.2.07

Cennetin Çocukları

Pinhanarcat'in hayatıma kattığı güzellik... Her izlediğimde hem ağlayacağım hem (u)mutlu olacağım sanırım.
Filmin orijinal adı: Bacheha-Ye aseman. Yönetmeni Mecit Mecidi (Majid Majidi diyor ecnebiler.)
Tek odada yaşayan bir aile. Üç çocuk, anne ve babadan müteşekkil bir aile. Anne hasta, kucağında bebeği... Çocuklarının korktuğu, seyircinin kızamadığı bir baba... 7 yaşındaki Zehra ve 9 yaşındaki Ali. Sorumluluk sahibi olmak zorunda kalan çocuklardan onlar... Ali Zehra'nın ayakkabısını tamire götürür, dönüşte iri, sarı patateslerden değil de küçük, kötü patateslerden seçmeye çalışırken alır götürür biri yanlışlıkla o ayakkabıları. Bunun üzerine de ancak bu kadar "dokunan" bir hikaye yazılır. Ancak bu kadar güzel bir film yapılabilir. Ancak bu kadar güzel oynayabilir iki güzel çocuk...
Fakirliği toplumsal ve bireysel yönden değerlendirmek zorunda bırakılır izleyici. Çok kendindendir çünkü Ali ile Zehra. Ve okul müdürü ve baba ve anne...
Baba birisinin cenaze töreni için camide kullanılacak şekerleri parçalamaktadır. Bu sırada kızı çay verir ona. Şeker ister baba. Kız neden kırdığı şekerlerden kullanmadığını sorduğunda da o şekerlerin kendilerinin değil caminin olduğunu bu nedenle kullanmayacağını söyler.
Fakir olduğu için insanları madden ve manen sömüren, bunu kendine hak gören, -malesef- zamanla aşina olduğumuz kişilerden değildir baba; öyle çocuklar yetiştirmemiştir.
Filmi değil kendini izler sanki izleyici... Bitince filmi değil kendi hayatını sorgular. Duyarlı, yoksul olmadan ve yoksullara acımadan onları anlayabilecek çocuklar yetiştirmek ister. Doğmamış çocuğunun bir gün kendisinden "nayk" marka ayakkabı istemesinden korkar...
İki çocuğu olsun ister sonra... Kardeşleri olsun, kardeş olsunlar... Hep güvensinler birbirlerine.
Hak yemesinler, haksızlık etmesinler... Haklarını arasınlar...

3.11.06

İyiyim ben böyle, dünya düşünsün...

Birey o çarkın dişlisi olmaktan kaçınıyorsa, bu dahi dünyanın değişmesi yolunda bir adım mıdır?
O çarkta bir dişli iken dünyanın değiştirilmesi mümkün müdür?
Herhangi bir kitle ile hareket edip dünyayı değiştirmeye çalışmayanlar dünyanın değişmesine katkısı olmayanlar mıdır?
Söylerken bağırmanın düzeltici etkisi, daha mı kesiftir mayalanan fikrin sessizce/sakince söylenmesinden?
Ya kendinden de dünyadan da memnun olanlar? Tam da bu yüzden mutlu olanlar...

5.9.06

Birini tanımanın yolunun, onun okuduğu kitapları okumaktan geçtiğini fark ettirdi(n) ailenin diğer delisi. Adını hatırlamadığı(n) ama “bizim kitaplardan” birkaçını teşkil eden kitapları okuduğu(n) ile başlayan ve “kuşakların birbirini anlaması” yatağını bulan bir konuşmada fark ettirdi(n).

Salt benim okuduğum/okuyabileceğim bir kitabı okuması(okuman), böyle bir kitaba tahammül(!) etmiş olması(olman), uzun zamandan sonra ilk defa bana gösterebileceği(n) şeyleri görmeyi reddetmememi sağladı sanırım.

Bunun O’na(sana), bendeki emeğine saygısızlık, büyüklenmenin bir çeşit yansıması olduğunu ise kendim fark ettim. Aferin bana!

O(Sen) ne yaptı(n)? Muhtemelen anlamamdan, kabul etmemden duyduğu(n) mutluluktan ve paylaşmaya doymamaktan akşamüstü arayıp kitap ve yazar adlarını söyledi(n).

“Babalar affeder” der(sin ya) hep… Belki benim de bunu bilmemdir yanlış olan…

DipNot1: Bu sefer seninle paylaştım diye yazmak hevesim kaçmadı bak:)

DipNot2:”Babama mektuplar” yazacağım ben de. Okuduğu mektuplar olmasını umuyorum.

DipNot3: Hep babaya mı yazılır bu mektuplar? Anneyi eninde sonunda anladığımız için mi?

KendimeNot:Anlamaya, anlaşılmaya taktın sen iyice!

23.8.06

Kalemzede'den:

"alt çizme eyleminin aslında metne yönelmiş bir kişiselleştirme, bir özelleştirme eylemi olduğu gerçeğidir. okuma ediminin hem eleştirel yönünü hem de psikanalitik yönünü belirginleştirir. okuma sırasında zihinde oluşan etki ve tepkilerin dışavurumudur alt çizmek. okumanın niyetini ifade eder. metnin niyetinin nasıl okunduğunu da. metin ile okur arasındaki ilişkinin hem düşünsel hem de duygusal yönünü açığa çıkartır. alt çizmek, metinle okur arasındaki iletişimin görünen yüzüdür, okuma eylemine görünürlük kazandırır. bu bakımdan, aslında bir görünme arzusunu ve eş zamanlı olarak da yazma arzusunu ifade eder. bir tür yazarlaşma eylemidir yani okuma sırasında alt çizmek. "
-
Bunun dışında bir de kişi tarafından bilinmeyen sözcüklerin altının çizilip yanına anlamının yazılması eylemi vardır ki buna yataklık etmiş kitapları okumak ayrı bir zevktir. Bir sözcük daha önce başkası tarafından işaretlenip yanına anlamı yazılmışsa kitap okunurken, daha sonra okuyan ben, okumaya ara verip o sözcüğün kitabın daha önceki sayfalarında geçip geçmediğini kontrol etmekten büyük keyif alırım.
Eğer o sözcük kitapta ilk geçtiği anda işaretlenmişse bu, benden önce okuyanın dikkatli ve meraklı olduğunu gösterir bana. Özenirim, o andan itibaren onun gibi bir okuyucu olmaya karar veririm.
Eğer sözcük, kitaptaki beşinci(ya da üçüncü ya da sekizinci) görünümünde işaretlenmişse bu o kitabı benden önce de tembel ya da dalgın birinin okuduğunu gösterir. O sözcüğün ilk geçtiği sayfalarda dalgındır, sözcüğü farketmemiştir... Ya da ilk birkaç seferde o sözcüğü anlamamayı önemsememiş ancak yazar sözcüğü kullanmakta ısrar edince okuyan pes etmiştir. Onu kendime yakın hissederim, onu da kendimi de "doğru yola" sokmak isterim.
Severim daha önce başkasının okuduğu bir kitabı okumayı...

27.4.06

Tekrar merhaba...

Akses reklamına sinir olduğumu söylemek istediğim için tekrar yazma gazına gelmem saçma...
Hani şu üç kız arkadaş var, biri spora bile fön çektirmeden gitmiyor, bir diğeri mikrodalga fırını dolap olarak kullanıyor... Güçlerini birleştiriyorlar. O reklam işte! Tüketin, birbirinizi gaza getirin, harcayın, bokunu çıkarın, ödeyemezseniz intihar ediyosunuz nasıl olsa! Hrrr!...
-
Yazmadığım bu arada Oğuz Atay'ın okumadığım diğer kitaplarını okudum. Oyunlarla Yaşayanlar'ı izledim hatta... Üzerinden zaman geçtiği için yönetmeni, oyuncuları falan hatırlamıyorum. Çok kötüydü... Aslında beğenmeyeceğimi biliyordum. Ama bu kadar sinirleneceğimi düşünmüyordum. Bu kadar kötü "şimdiki zamana uyarlama"ya çalışma görmedim ben! Böyle kötü oyunculuk, böyle kötü yönetmenlik de görmedim. Sinirlendim işte...
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyorum şimdilerde. Çok güzel... Oğuz Atay'la aynı tür bir mizah anlayışı ile yazılmış. ("Oğuz Atay'la aynı" ifadesi, A. Hamdi Tanpınar daha önce yaşadığı için yanlış sanırım, doğrusunu bulamadım...)
-
Bugün evlenmemizin 8. ayı. Yeni evli sayılmayız sanırım artık... Yeni evlenmiş gibi hissediyorum ama... Alışmaya çalışma geçti artık, alıştım "evli" olmaya.
-
Sefa Pezevengi'ni açtım bu arada. Miniminicik bi' şey şimdilik...
-
Bahar münasebetiyle beyaz template aradım, birkaç tane buldum ama uğraşacak vaktim olmadı. Bahar bitecek ben hala siyahım. (Günlük o, sen değilsin.) Çalışmak iyi bir şey değil...
-
Şimdilik bu kadar...

20.2.06

Yazı Tura, Davaro vs.

Hikayeyi duymuşsunuzdur... İki "gazi" asker arkadaşı ve askerden sonra normal hayata dön(eme)melerini anlatıyor. Oyuncuların çoğu amatör. Belki biraz da o yüzden çok "gerçek" bir film; fazla gerçek... Babam ve Oğlum gibi değil, ağlamaktan helak olmuyorsunuz. Boğazınızda bir şeyler düğümleniyor ama film boyunca. Uğur Yücel'in amacı da ağlatmak değil anlatmak zaten...
Demiş ki;"Filmden çıkanların hemen hayata dönmelerini arzu etmiyorum. İz bırakmak, rahatını kaçırmak, sessiz bir etki bırakmak istiyorum üzerlerinde. Yeni ve farklı olmaya çaba etmeden kişisel bakışımı çekmek istedim. Oradan yeni bir şey çıktı mı? Umarım."

Benim rahatım kaçtı... Öyle ki; üzerine orijinal, küfürlü müfürlü Davaro izledim yine de huzur bulamadım.

6.2.06

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind

Beğendiğim filmler sıralamasında ilk 10'a girer ilk 5'i de zorlar, o kadar sevdim filmi. Oyunculuğundan hiç hazzetmediğim Jim Carrey iyi oyuncuymuş, bugüne kadar harcamış kendini. Keza Kate Winslet... Senaryo güzel, oyunculuk güzel, çekimler güzel vs... Velhasıl çok beğendim, tavsiye ediyorum.
-
(Varacağımyerbudeğildilanbenim arası.)
-
Şöyle ki(böyle giriş mi olur!?); beynimde yer işgalinden başka işe yaramayan görüntüler/sesler/anılar/ihanetler var... Daha önce birkaç kez bahsettiğim gibi, hatırlanması gereken şeyleri hatırlayamayan bir bünyeye sahibim. Ve fakat bi' boka yaramayacak, salt öfkelenmeme ve -benimle çok ilgili olmamasına rağmen- kendimi sorgulamama yol açan anılarım var. Acı veren olaylar gibi, bir zaman acı çektikten sonra unutulanlar değil... Olmasına ve hayatımı etkilemesine anlam veremediğim için yorumlamaktan yorulduğum olaylar... Neredeyse her yalnız kaldığımda düşündüğüm ve aynı şeyleri düşündüğüm ve her defasında düşündüğüm için kendime kızdığım ve her defasında düşünmeme neden oldukları için onlara kızdığım ve onlara kızdığım için kendime yine kızdığım... Bu kızgınlıkları, öğretmeyen, anlamsız anıları tamamen silmeye muktedir olmak isterdim; hazır -anılar öğretecek nitelikte olsa da- ben öğrenecek nitelikte değilken...

17.1.06

Söylenecek çok şey yok aslında...





Richard Linklater yönetmiş.
Budapeşte-Viyana treninde tanışan Amerikalı gençle Fransız kızın "tek" gününü izlemiştim geçen yıl. Viyana sokaklarında yürüyüp konuştular film boyunca. Film bittiğinde diyalogların ve onlara eşlik eden harika görüntülerin tadı damağımda kalmıştı...


Celine: You know what I want?
Jesse : What?
Celine: To be kissed.
Jesse : Well I can do that.
-
Jesse: I know happy couples... but I think they lie to each other!
-
Celine: No, then it sounds like a male fantasy. Meet a French girl on the train, fuck her, and never see her again.







Devamının çekildiğini öğrendim sonra. İlkinden dokuz yıl sonra,
bu defa Paris'te karşılaşıyorlar. Belki karakterler gerçekte de olgunlaştıkları için, film ilkinden daha güzel olmuş. Kadın giyinmeyi öğrenmiş bu filmde. Bir de çenesi düşmüş sanki... İlkinde Jesse daha çok konuşuyordu.
Film ilkine göre daha kısa, daha hüzünlü, karakterler daha öfkeli... Büyümüşler işte...
Finali çok çabuk geliyor...


"Let me sing you a waltz
Out of nowhere, out of my thoughts
Let me sing you a waltz
About this one night stand
You were, for me, that night
Everything I always dreamt of in life
But now you're gone
You are far gone
All the way to your island of rain
It was for you just a one night thing
But you were much more to me, just so you know
I don't care what they say
I know what you meant for me that day
I just want another try, I just want another night
Even if it doesn't seem quite right
You meant for me much more than anyone I've met before
One single night with you, little... Jesse, is worth a thousand with anybody
I have no bitterness, my sweet
I'll never forget this one night thing
Even tomorrow in other arms, my heart will stay yours until die
Let me sing you a waltz
Out of nowhere, out of my blues
Let me sing you a waltz
About this lovely one night stand"

Kutsal bilgi kaynağı ne demiş? ?
Seda Artar'dan okumak isterseniz... -->

İzleyin... Sonra yine izleyin...

3.5.05

Merhamet, şefkat ve aşk...

Fena sardırdım Mian Kundera'ya... Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde "şefkat" ile ilgili bir bölüm var. Etimolojinin anlam ile ilişkisini de gözönünde bulundurarak bir değerlendirme yapmış yazar...

Latince kökenli dillerde (compassion) 'acı çekmek' kökünden gelen kelime, Almanca, Çekçe, Lehçe gibi dillerde 'duygu' kökünden (mitgefühl, soucit, wspolczucie) gelmekte imiş .
'Compassion' aşkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, ikinci sınıf bir duyguyu anlatırken 'duygu' kökünden türetilen diğerleri -aşağı yukarı aynı anlama gelmesine rağmen- kötü ya da değersiz bir duyguyu anlatmaz; ilkinde birisine merhamet duyarak sevmek gerçekten sevmek değildir, ancak ikincisi her türlü duygu yoğunluğunu paylaşmayı içerdiğinden duygusal düşgücünün ulaşabileceği en uç noktaya, duygu ve heyecanlar arasındaki telepati sanatına işaret eder diyor yazar.

Biraz da ben ahkam keseyim, etimoloji ile ilişkilendirmeden...


'Compassion'ın dilimizde iki karşılığı var. İlk karşılığı olan şefkat / sevecenlik 'acımak' anlamını içeriyor; 'acıyarak ve koruyarak sevme' diyor TDK sözlüğü. Aynı kelimenin ikinci bir karşılığı olan merhamet ise, 'bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan duyulan üzüntü, acıma' demek dilimizde.
Birçok dilden farklı olarak, dilimizde aşk ve sevgi de farklı anlamlara geliyor ve bu durumda; merhamet-şefkat-aşk-sevgi dörtgeninde bir değerlendirme yapmak gerekiyor.
Kuşkusuz sevgi ve şefkat birbirlerini besler ve şefkatle sevmek, sevmelerin en yücesidir sonucuna ulaşılabilir. (Annenin çocuğuna olan sevgisi buraya girebilir.)
Aşk ve şefkat birlikte olur mu peki? Aşkın özünde bulunan 'tutku' şefkatle yanyana durabilecek bir duygu değildir bence, şefkatin karşısında yer alır. Şefkatin olduğu yerde tutku barınamaz. Aynı şekilde, tutku güçlendikçe beynimizde ve yüreğimizde şefkate ayırdığımız alan küçülür; tehlike arzedecek şekilde tutkulu olan ilişkilerde - anne ile çocuk arasında olsa bile - benlik çatışmalarının sonunun gelmemesi bundandır.
Merhametle sevgi, birlikte olabilir. Ancak bu sevgi yüce bir sevgi değildir. Aksine - eğer aşağılık sevgi diye bir şey varsa - aşağılık bir sevgidir. Ya da merhamete bağlı sevgi gerçek sevgi değildir demek daha doğru sanki...
Acıdığınız, durumuna üzüldüğünüz birisine aşık olmanız ise asla mümkün değildir. Aşk, zor elde edilebilirlik ve biraz da güç ister. Bu yüzden imkansızdır aşık kalmak...