günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.5.10

Bir şey söyleyeyim diye bekliyorsun. En azından bir şey söyleyip söylemediğimi merak ediyorsun.
Söyleyeyim:
Sen Gamsız, Yalnız ve Duygusuz.
Bense Mutsuz, Sabırlı ve Kırgın.

11.4.10

Bursa, Şirin Baba ve Oza'ya...

Oza'nın yazdıkları 31.01.2009 tarihinden beri yaşadıklarımı düşündürdü...
31.01.2009 günü sabah 9'da bagajımı yükleyip geldim hiç bilmediğim bu şehre. İnsanları, mekânları, yolları yabancı/tuhaf bu şehre... Kendimi gerçekleştirmek için gözümü karartıp Ankara'mı, Doli'mi ve diğer arkadaşlarımı, ailemi bırakıp geldim. İlk üç ay ziyadesiyle boktan bir işte çalıştım. Kendimi gerçekleştirmek bir yana kendimden nefret etme aşamasına geldim. Yeni bir tanesini bulmadan işi bıraktım. Şansım yaver gitti 20 gün sonra yeni ve iyi bir iş buldum. İyi bir iş derken, öyle çok para veren bir yer değil... Sorumluluk almadığım bir iş hiç değil. Hayatımda yüzleşmediğim kadar büyük sorumluluğu ilk bir ayda sırtlanmak durumunda kaldım. Ama -yine- şansım yaver gitti, elime yüzüme bulaştırmadım. Hâlâ aynı yerde çalışıyorum, sorumluluklarım giderek artıyor. Hâlâ şanslıyım, elime yüzüme bulaştırmadım.
Bu arada yüksek lisansa başladım. Bir şekilde onu da -henüz- elime yüzüme bulaştırmadım.
Şansımın bir süre daha yaver gitmesini ve istediğim tezi yazmayı umuyorum.

Bu süre boyunca defalarca bu şehrin insanlarından nefret ettim. Büyümeme neden olan bu şehirden sıklıkla kaçıp gitmek istedim. Sıcak yuvama, Ankara'ma, aileme, Doli'me dönmek istedim. Buraya alışıp alışmadığımı her sorana terslendim. Nesine alışacaktım ki bu boktan yerin!

Sevgilime, İstanbul'a değil de buraya taşınmama vesile olduğu için, öfkelendim. Onu, hayatımı karartmakla bile itham ettim.

Kendime acıma yeteneğim gelişmiş olduğundan bunların hiçbirini yapmakta zorlanmadım.

Bugün, burada hayatımda hiç olmadığım kadar yalnız olsam da, şükrediyorum.

Bana cömert davrandığı, azimli olduğumu, sorumluluk alabileceğimi, zaman zaman şanslı olduğumu bana gösterdiği için Bursa'ya bir teşekkür borçluyum.

Her istediğimin istediğim anda olmayacağını, "hem.. hem de"nin reel dünyada olmadığını, benim kurgum dışında bir meta-kurgu olduğunu, kimi zaman ona boyun eğmem gerektiğini, gerekeni yapıp sonra oluruna bırakmam gerektiğini gösterdiği için Şirin Baba'ya teşekkür borçluyum.

Bütün bunları düşünmeme vesile olduğu için Oza'ya teşekkür borçluyum.

Ankara mı? İstediğim her zaman bana kucak açacak yuvam... Kim bilir...

7.4.10

Huzur

Hafta içi, yağmurlu havada, çamaşır makinesi sesi ve sütlü kahve eşliğinde ödev yapmak...

Sıkati her andan bu ana ışınla pls!

29.3.10

Sevgili günlük,
Neden bir harekette bulunduktan sonra pişman oluyorum? Neden o hareketi yapmak daha önce çok zor gelirken bir an onu yapacak gücü bulduğumda buna hiç de gerek olmadığını görüyorum. Burdan çıkarmam gereken sonuç ilk hissiyatımın doğru olduğu, söz konusu hareketi hiç yapmamayı öğrenmem gerektiği mi? Yoksa hareketi yapmak için artık çok geç olduğu mu? Empirik bilgi kendimizi algılamada bize yardımcı olur mu? Bilakis ağzımıza sıçan tam da bu empirik bilgi mi?
Napıcam lan ben kendimle sevgili günlük!?

Bu da iyice ebeveyn okuması tehdidi altında yazılan şifreli günlük yazılarına benzedi.

30.1.10

Merhaba

Devam ediyorum yaşamaya...
Bursa'dayım hala, yüksek lisansa başladım, bir taraftan deli gibi çalışıyorum.
Mutluyum genelde. Huzurluyum... Bu enteresan ama uzun süredir böyle...
Ölüm acısıyla hala başa çıkamıyorum. Gün içinde, normalde, başa çıkabiliyorum da, bazen bilmekten öte idrak ediyorum dayımın öldüğünü. O anlarda elektroşok verilmiş gibi hissediyorum.
Dayım çok gençti... Dayım çok neşeliydi... Dayım bir taneydi...

7.2.09

Haber özetleri

Güzel bir yer burası... Ankara'nın ruhsuzluğundan sandığımdan da çok sıkılmışım.

İşteki ilk gün çok sıkıntılıydı. Öğleden sonra biraz rahatladım. Ertesi gün daha da hafifledi sıkıntım. Bu sabah, cumartesi olmasına rağmen, işe gelmek hiç kötü bir şey gibi gelmedi. Benim arkadaşlarım gibi değil buradaki insanlar. Alışık olduğum izole ortamdan çıktım, normal insanlarla muhatap oluyorum gündüzleri. (Allahtan birlikte yaşadığım insanlar normal değiller.)

İşten yorgun argın, vakit geçirmeden eve gitmek üzere çıkıyorum. Ama sokağa çıkınca ya bir kitapçıya giriyorum ya bir handa oturup kahve içiyorum ya da sadece dar sokaklarda yürüyüp etrafa bakıyorum. Eve geç saatlerde varıyorum ancak biraz sohbet edip bir şeyler okuyacak vaktim oluyor. Ve ben bunlardan hiç şikayet etmediğim gibi hiç alışık olmadığım bir huzur hissediyorum... Düşünmeye vakit bulamamanın verdiği bir huzur değil bu. Belki eskisinden daha fazla düşünüyorum. Ama hayata dair, kendime dair kaygılarım azaldı.

Şehrin dışındaki güzellikleri görmek için baharı dört gözle bekliyorum...

Mutlu olabiliyormuşum ben...

28.1.09

Yeni şeyler...

Yeni bir şehirde, yeni bir işle, yeni bir hayata hazırlanıyorum. Pazartesinden (pazartesiden?) itibaren...

Alışık olmadığım bir şehirde, alışık olmadığım bir işyerinde, alışık olduğumdan daha çok çalışacağım.

Umarım sıkıldığım kendim değil hayatımdır ve bu yenilikler işe yarar.

Bolca okumayı planlıyorum. Yazabilirim de umarım...

Haydin görüşürüz...

25.11.08

Duygusal Zeka

Daha önce içimdeki mesleği bulmama ışık tutmuş olan feysbuk bugün de zekamı pek beğendi sağolsun.
Evet, yine eliboşluktan (işe konsantre olamamaktan diyeyim) bir test yaptım. Yine beş boktan soruyla ayar verildi tarafıma.
Neymiş efendim duygusal zekam üstünmüş, mantık dehasıymışım. Hadi mantıkla duygu birbirinden bağımsız şeyler değil diyelim. (Dedik, tamam.)
Beş soru yahu! Beş örnek olay! Ve beş "Bu durumda ne yapardınız?"
Kafamı toplasam, şu kallavi dilekçeyi yazsam... Ya da Gazze'deki İsrail ablukası ile ilgili buraya yazmayı düşündüğüm yazıyı...
Yok, boş işlerle uğraşmam lazım. Malum konsantrasyon sıkıntısı, yolculuk heyecanı filan...
Eyooo!..


Ekleme (Metine ulaşabildiğimi farkettim) :

"Tebrikler! Siz bir dehasınız... İnanınki sizin sahip olduğunuz duygusal zekaya,şuan çok az insan sahip! Hayatınızda gelişen duygusal olaylara zekanızla en doğru çözümleri buluyorsunuz.Bu sayede siz başlı başına bir psikoloji uzmanı sayılırsınız.Lütfen sevdiğiniz insanların başa çıkamadıkları duygusal konularda onlara yardım edin ve hayatta en doğru kararları almalarını sağlayınız..."

"Ki"yi ayır bi... Şimdi de noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırak. Sonra "şu an" yazmayı öğren.
İçeriğe geçebiliriz... Bıdıbıdılara en doğru çözümleri bulmam sayesinde başlı başıma (başlı başım ne lan) bir psikoloji uzmanı sayılırım öyle mi? Duygusal zekamın gelişmiş olması sayesinde bıdıbıdılara en doğru çözümleri buluyor olmayayım sakın?
Zeka dediğin sevdiğin insanların işine yarasın diyedir zaten. Ben zaten kendim için en doğrusunu her zaman bilip uyguladığım için başkalarına destek olup o acizlere yardım etmem gerekiyor.
Ne kadar şahane tespitler, çıkarımlar bunlar.
Sizden aldığım feyzle (bkz. bir önceki test) feysbuk aplikasyonları insan kaynakları müdürlüğüne başvursam? Bu testlere sonuç yazarlığı yapmak istediğimi bildirsem?
Para kazanıyor musun bu metinleri yazan dahi insan? Seni gidi mantık dehası seni...

20.9.07

Doğu cephesinde biiir sürü yeni şey var...

İlber istemiş, bize de yazmak düşer...

-

Taşındığımızın ertesi haftası internetten sipariş ettiğim kitapları getiren kargo çalışanı evde bulamamış, kapıya bildirim kağıdı yapıştırmış. Ertesi gün Pazar; Pazartesi de şehre inilecek zaten. Şirket aranır... Telefonu açan bağyanla aramızda geçen diyalog şu şekildedir:

-MNG Kargo buyrun ...
- Merhaba, .... Sitesi'nden arıyorum. Dün bir paket getirmişsiniz ama evde yoktum be...
- Dün değildir, pazarları çalışmıyoruz. Cumartesi gelmişizdir...
- E evet, (salak! temel sorunumuz da oydu zaten!), ben yeni taşındım buraya pek bilmiyorum şehri de bi tarif...
- Siz nerede çalışıyorsunuz orada?
- Ben değil eşim çalışıyor burada
- Tamam, o nerede çalışıyor?
- Bıdıbıdı Müdürlüğü'nde... Yalnız ben diyecektim ki...
- Oraya bırakırız o zaman.
- E oraya geliyorsanız eve bırakın?
- Lojmanlara giriş sıkıntı oluyor da tekrar tekrar uğraşmasın arkadaşlar...
- Ya hayır bi' saniye ben şehre ineceğim zaten, ben alayım da dediğim gibi pek bilmiyorum buraları...
- Tamam o zaman(Telefonu kapatmaya yeltenir)
- ("İnatla dinlemiyor kadın ya!" Ses yükselir artık) Hanımefendi yeri bilmiyorum diyorum Valiliğin olduğu caddeden tarif eder misiniz?
- Hah tam orada işte...
- O caddede mi?
- Evet evet...
- Peki sağolun...

Bir saat sonra şehre inilir, Valiliğin oraya gidilir, tabii ki MNG Kargo falan bulunamaz. Yaklaşık yarım saat aranıp sorulduktan sonra Valiliğe 5 km uzaklıkta bir yerde bulunur. Bir bakılır ki kargo tekrar yola çıkmıştır! E evde kimse yoktur... Sevgili kişisinin adı soyadı, çalıştığı birimin adı verilir. Ona ulaşacakları teyit edilir. İki saat kadar sonra eve gelinir ki kapı çalar. Kargocu amca eve gelmiştir!

-

Geçen hafta kuzenim Ankara'ya gidecek. TCDD sitesinden sağlıklı bilgi alamadığımızdan Tren Garı aranır. Verilen beşinci telefon numarası danışma çıkar. Ondan sonra danışman kişi ile aramızda geçen konuşma şu şekildedir:

- Alooğ... ("l" kalın okunacak)
- Merhaba, Ankara'ya tren saatlerini öğrenebilir miyim?
- Eee nerdeyse her saat var...
- Peki saatleri?
- 6'da vaar, 9'da vaar, 9.20'de vaaar...
- Öğleden sonra?
- 2'de var.
- Rezervasyon yaptırabiliyor muyuz?
- Yokh!
- Peki bir saat önce falan gelsek yer bulabilir miyiz?
- Bilmiyom... Gününe göre değişir...
- Peki hafta sonu saatlerini öğrenebilir miyim?
- E gelin alın şimdi, biletleri veriyoruz önceden...
- (Tabii ya bunu ben niye düşünemedim!) Peki haftasonu saatlerini öğrenebilir miyim?
- Aynı... Bi öğlenki yok...
- Diğerleri var yani?
- Bi de 9'la 10'daki yok
- Peki sağolun... (Bu şehirde kimse birbirini dinlemiyo mu laaan!?)

-

Bugün üç kilometre yakındaki 5800 nüfuslu sevimli yerleşim yerinin pazarı olduğunu öğrendim. Önce oraya gidip köy sebzelerinden alırım sonra da kaln ihtiyaçları şehirdeki Migros'tan alırım diye düşünüp çıktım. Pazar yeri yolun kenarına kurulmuş olmasına rağmen dikkat etmesem görmezdim, öyle küçük bir yer... Toplamda 10 tane pazarcı filan var... Orada evin bir haftalık sebze ihtiyacını almam 10 dakika falan sürdü. Pazarcılardan birine "Hepsi bu kadar değil mi? Başka bir yerde kurulmuyor?" sorusunu yönelttim. Gülerek yabancı olup olmadığımı sordu... (Evet, kendime yabancıyım bundan böyle... ) Yeni taşındığımı söyledim. "Bundan sonra görüşürüz artık inşallah" dedi. "İnşallah" dedim... Migros'a gitmek üzere yola çıktım...
Bir şekilde kaybolmadan buldum. Hep yaptığımız gibi arabayı Migros'un önüne parkettim. Tam ineceğim, sağ camda kısa kollu beyaz gömlek-açık yaka-göğüs kılı triosunu farkettim. Kapıyı açmaya yöneldi, eğildim baktım yüzünü görmek için. İlk aklıma gelen tanıdık biri olduğuydu. Açtı kapıyı, kafayı uzattı içeri... (Yooo hiç de tanıdık biri değil. Ana bu ne lan! Çanta da yan koltukta. Bağırsam?)

- Buraya parkedersiniz de ceza yazarlar...
- (Parketmeyin demek istiyor heralde...) Öyle mi tamam... Otoparkı var mı Migros'un göremedim de?
- Şurda...
- Peki sağolun...
- Yani boştan yere ceza yemeyin...
- Peki, sağolun...

-

İnsanların birbirini dinlemediği, fazla güvenli bir yer burası.
Yatarken sokak kapısını kilitlemediğimiz gibi, arabayı kilitleyen de sadece biz varız. Tanımadığı birinin arabasının kapısını açıp kafayı içeri uzatabiliyor insanlar. Yol sorduğun amca evine çay içmeye davet ediyor...
Buradan Ankara'ya taşınan çocuklara Kızılay'da otobüs çarptığı kadar var...

5.9.07

Ben diyeyim Masai Mara sen de Serengeti...

Onüç gün önce taşındım ben. İşlere ve alışmama yardımları olur diye annemle kardeşim de geldi benimle. Taşınmamızdan iki gün sonra annem Ankara'ya döndü. Kardeşim birkaç gün daha kaldı, sonra ben de onunla Ankara'ya gittim, sonra tekrar kardeşimi de aldım geldim.

Alışmaya çalışmak ürkütüyor... Keşke bir değişiklik olduğunda, anında yeni duruma alışık hale gelse bünye. Doğru bir karar verdiğini bile bile acı çekmek ne saçma!
Sevdiklerimle aynı şehirde olmamak üzmese keşke... "Birbuçuk saatlik yol ya n'olacak!"a kendimi inandırabilsem ben de, sevgilim gibi... O çok mutlu, garipsiyorum. O da benim üzülmemi garipsiyor. Duygusuz mu ne!?

Burayı anlatayım biraz... Yabancılaşmayalım...

Şehre 10 km. uzakta bir ormanın içinde yaşıyoruz. Sitede market falan yok; ekmek, gazete, su v.s. getiren görevliler var. Güzel ve biranın 2 yeteleye satıldığı bir restoran var -acil tuzlu fıstık ihtiyacımızı karşılayamadılar, badem varmış- acil kola ihtiyacımıza cevap verebilen bir yer. Havuz da var, orada da bira 2 yetele. Bir nevi cennet...
Site sakinleri ihtiyaçlarını şehirdeki Migros'tan karşılıyorlar. (Orada da litrelik aysti ihtiyacımıza cevap alamadık.) Ben planlayıp alışveriş yapmaya alışık değilim ama, marketten her geldiğimde bir şeyi unuttuğumu farkediyorum. Taşındığımızdan beri şehre inmediğimiz gün yok gibi. Bugün de yoğurt bitti mesela...
Şehir hayatından uzaklaşmayı istiyordum uzun zamandır. Denk geldi aslında. Huzur veren bir yer burası... Araba sesi yok, hava tertemiz, balkonda oturabiliyorsun. Tatil köyü gibi...

Ev bazen hayvanat bahçesine dönüyor yalnız. Bir gün arı günümüzdü mesela, 15 tane arı öldürdük. Dün sinek ve kelebek günüydü. Böcek günü hiç olmasın diye ilaçlar, yemler aldım. Şimdilik amacıma ulaştım.
Bir de dün havuzdan dönerken yılan gördüm. 30 santim uzunluğunda, serçe parmak kalınlığında bir şeydi. Zeminle aynı renkteydi, neredeyse üzerine basacaktım. İrkildim önce; sonra tırtıl, solucan falan değil de yılan olduğunu farkedince rahatladım. Bu durumu da farkedip kendime şaşırırken yan yan yürüyüşünü izledim biraz, bir deliğe kaçtı sonra.
Site değil Masai Mara Milli Parkı...

Bir süredir okuyamıyordum, başladım yeniden... Huzurlu olma yeteneğim yoktur aslında. Belki burada kazanırım...
Yazar olmak için, çocuk sahibi olup onu büyütmek için de ideal bir ortam... Gelmeden önce mastera başvurmaya karar vermiştim zaten. Kadro açılırsa da araştırma görevlisi olmak için başvurmaya... Şimdi başvuru zamanına kadar bir iş bulup çalışmak ile çocuk yapmak arasında gelip gidiyorum. On sene sonra kendimi nerde görmek istediğimi bilmiyorum. Bir karar verirsem söylerim...

8.6.07

Gezdim, gördüm, gidiyorum...

İzmit'e gidildi.
Sevgili iş görüşmesi yaptı. Tavsiye üzerine Ertosunlar diye bir dürümcü arandı, bulunamadı, dandik bi' yerde karın doyuruldu.

İstanbul'a gidildi.
İlk Gün:
Bostancı sahilinde salaş bir yere gidildi. Limonlu soda içilip yaşlı bir köpek sevildi. Minyon ve bu nedenle asabi bir köpeğe sinir olundu. İskelede vurmalı bir şeyler çalıp ateş çubuklarıyla oynayan (ben diyorum ateş çubuğu diye, sirk jargonuna hakim değilim) bir gruba özenildi.
İkinci Gün:
Tavaf etmeden olmaz diyerek Bağdat Caddesi'nde yürünüp "Nazlı'nın Yeri"ne uğrandı. Birkaç bira içildi, "kafamız güzel hayat çok güzel fenerbahçe her şeyden güzel"lendi. Akşam üstü Sabancı Üniversitesi'ne gidilip Gogol Bordello'nun sahne alması beklenirken ılık biralar içil(eme)di. Gogol Bordello'dan önce Brainstorm diye bir grup çıktı. Güzel sayılırdı. Son iki şarkıları Gogol Bordello'ya hazırlanma kabilinden akordeonluydu. Sonra Gogol çıktı sahneye... Çok eğlenildi. Hatta hiç o kadar eğlenilmemişti. Ve fakat yaşlanıldığı idrak edildi.
"Otuzuna gelmeyen herkes bir defa gidip dinleyip zıplamalı, otuz yaş üstü içinse bir uyarı yazısı yazılmalı: (İçerideki zıplatmacılık düzeyi kol bacak uyuşmasına, boyun tutulmasına ve dahi kalp krizine sebep olabilir.)" diye düşünüldü.
Üçüncü Gün:
Pendik'ten feribota binip ilk defa görülecek olanYalova'ya gidildi. Sevimli bir yer olduğu düşünüldü.
Bursa'ya transit geçilirken Gemlik'te durulup zeytin ve yağı stoklandı.

Bursa'ya gidildi.
İlk Gün:
Teyzenin evine teşrif edildi. Özlem giderildi.
İkinci Gün:
Sabah dokuzda adliyeye gidildi. E-devlet'in ve memurların armutluğu yüzünden saat 16:00'a kadar beklendi. Arada Tophane'ye çıkılıp çay içildi, Osman Gazi ve Orhan Gazi Türbeleri'nin bahçesi görüldü, öğle yemeği münasebeti ile kapalı olduğundan içlerine girilemedi. Nihayetinde hacze gidildi, mutat beddualara muhatap olundu.
Üçüncü Gün:
Sabahın köründe Balıkesir'e gidildi. İşler halledildi, borçluyla kavga edildi, haciz yapılamadı. O arada sevgiliye telefon geldi, işe kabul edildiği muştulandı. Höşmerimci arandı, herkes aynı höşmerimciyi farklı şekilde tarif etti. Sonunda bulunarak höşmerim temin edildi. Susurluk'ta ayran içilip Ulubat zannedilen Uluabat'ta kuşlar görüldü. Bursa'ya dönüldü.
Dördüncü Gün:
Uludağ Milli Parkı'na gidildi. Piknik yapıldı, gezildi, kocaman karpuz kocaman dilimlere ayrıldı, yüze göze bulaştırarak yendi, kekik toplandı. Hayran kalındı...
Beşinci Gün:
Ankara yoluna düşüldü. İnegöl'de köfte yendi, uzun bir süre Leman, Penguen arandı, sonunda bulundu. Eskişehir'e gelmeden Söğüt'e dönüldü, SÖĞÜT 26 km. tabelasını görünce tereddüt edildi, "bir daha ne zaman geleceğiz, bi' görelim" denildi. Ertuğrul Gazi Müzesi gezildi, tırışkadan bir müze olduğuna kani olundu. "Ertuğrul Gazi Türbesi'ne gidelim bir de, oradadır asıl görülecek şeyler" dendi. Girişte Diyanet'in "türbelere çul çaput bağlamayın, yasak günah hasta ettiniz aaaa!" konulu tabelası okundu. Etraftaki güller koklandı, ama buranın da kapısı kapalıydı. Değişik pencerelerden içeri bakılmak sureti ile merak giderildi. Önemli adamların mezarları kocaman olduğundan eskiden insanların kocaman olduğu düşünüldü.
Demir panjurlarda delikler ve altında "bu delikler 1921'de Yunanlılar tarafından atılan kurşunların delikleridir" yazısı okundu.

Ankara'ya dönüldü.
Bursa şehir merkezinden daha güzel olduğu düşünüldü. Ancak tarihsiz (ve dolayısıyla ruhsuz) olması nedeni ile bininci kez gıcık olundu. Sonra sevgilinin yeni işi sebebi ile Kırıkkale'ye taşınılacağı akla geldi. "Ankara'ya o kadar çok gıcık oldum ki sonunda burayı bile özleyeceğim bir yere giderek cezalandırılıyorum" diye düşünüldü. Bu durum birkaç gün bünyeye gerginlik, depresyon olarak yansıdı. Sonra bir gün, neden bilinmez, neşeli uyanıldı...
Kırıkkale'de çalışılacak yer, oturulacak ev görüldü. Çok sakin, çok ağaçlı, çok kuşlu olduğundan sevildi, iç rahatlaması ve hatta sabırsızlanma yaşandı.

Deli gibi yağan yağmur altında Kırıkkale'den Ankara'ya dönerken yolda ekmek almak için duruldu, "yavrucuğum çok ıslandım Ankara'ya gidiyorsanız beni de götürür müsünüz" diyen teyzeyle arabaya binildi. Teyze sevimli geveze çıktı. Yarım saatte kendi hayatını özetleyip, hayata dair hap bilgiler verdi. Ağlattı...

Mutlu, tedirgin, heyecanlı bir şekilde bir ay daha "yuvalık" edecek olan eve gelindi...

27.4.07

Isınma Turu

Oyunu bıraktık ailecek. Blog okumaya başladım yeniden, bir de yazmak istemeye... Yazma konusunda genel bir isteksizlik/tembellik hakim gördüğüm kadarıyla. Birkaç blogal arı da görmedim değil hani...

---reklam arası---
E! sürekli güncel, ne zaman açsam yeni bir yazı var, çok özeniyorum billahi! Oky
Bey
de durmuyorlar efen'im, yazıyorlar sürekli, klip çekiyorlar, bolca güldürüyorlar... Elöy Bey'in cisday'ı çok güncel olmasa da-dinime seven müslüman olsaağ- blog alemine habire yeni sayfalar kattığı için tebrik etmek gerekiyor kendilerini.
---bitti reklam arası---

Geçen hafta Tanıl Bora'yı dinledik sonra, Doli ve kuzenim ile... "Hangi Vatanı Sevmek?" adlı panelde. Yurtseverlik-ulusalcılık-milliyetçilik üzerinde duruldu, farklarına ilişkin tespitler gözler önüne serildi. Çok keyif aldım çook... Sonrasındaki kokteylde gözüm aradı Tanıl Bora'yı, teşekkür etmek için, göremedim. Çıkarken bir arkadaşımı gördüm, havadan sudan konuştuk. Sonra dedim ki "ben çok keyif aldım", o da dedi ki "ne güzel, her zaman bekleriz". Sanırım organize edenlerden biri idi. Sonra çıktık. Kuzenim dedi ki "ne kadar uzun boyluymuş değil mi? kısa gibi görünüyordu". Ben de dedim ki "kim?". "Tanıl Boraa" dedi. "Nerdeydi lan?!" dedim. "Gittiğin masadaydı" dedi. Ki masa 30 cm çapında bir şeydi. Hem üzüldüm hem gıcık oldum kendime. Elalemin adamına çok keyif aldığımı falan söyledim... "Ulan medeni cesaret yoksunu kişi, adamın kendisine söylesene" diye düşünmüştür kesin. Arkadaşım yani. Tanıl Bora duymamıştır umarım. Takarım ben böyle şeyleri. Ayıp oldu adama...

Neşet Ertaş konseri var Vişnelik'te, ona gidiyorum pazar günü. 5 Mayısta da Blind Guardian geliyormuş yine Vişnelik'e. Tam bileti alıyordum ki Gogol Bordello'nun da 26 Mayısta Sabancı Üniversitesi'ne geleceğini gördüm. Hem İstanbul'u özlediğimden hem de sevgilimin çok üstüne gitmemek için vazgeçtim Blind Guardian'dan. 26 Mayıs'ta Gogol Bordello'ya gidiyorum yihhuuu!
(Daha biletimi almadım, bitirmeyin be!)

27.4.06

Tekrar merhaba...

Akses reklamına sinir olduğumu söylemek istediğim için tekrar yazma gazına gelmem saçma...
Hani şu üç kız arkadaş var, biri spora bile fön çektirmeden gitmiyor, bir diğeri mikrodalga fırını dolap olarak kullanıyor... Güçlerini birleştiriyorlar. O reklam işte! Tüketin, birbirinizi gaza getirin, harcayın, bokunu çıkarın, ödeyemezseniz intihar ediyosunuz nasıl olsa! Hrrr!...
-
Yazmadığım bu arada Oğuz Atay'ın okumadığım diğer kitaplarını okudum. Oyunlarla Yaşayanlar'ı izledim hatta... Üzerinden zaman geçtiği için yönetmeni, oyuncuları falan hatırlamıyorum. Çok kötüydü... Aslında beğenmeyeceğimi biliyordum. Ama bu kadar sinirleneceğimi düşünmüyordum. Bu kadar kötü "şimdiki zamana uyarlama"ya çalışma görmedim ben! Böyle kötü oyunculuk, böyle kötü yönetmenlik de görmedim. Sinirlendim işte...
Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okuyorum şimdilerde. Çok güzel... Oğuz Atay'la aynı tür bir mizah anlayışı ile yazılmış. ("Oğuz Atay'la aynı" ifadesi, A. Hamdi Tanpınar daha önce yaşadığı için yanlış sanırım, doğrusunu bulamadım...)
-
Bugün evlenmemizin 8. ayı. Yeni evli sayılmayız sanırım artık... Yeni evlenmiş gibi hissediyorum ama... Alışmaya çalışma geçti artık, alıştım "evli" olmaya.
-
Sefa Pezevengi'ni açtım bu arada. Miniminicik bi' şey şimdilik...
-
Bahar münasebetiyle beyaz template aradım, birkaç tane buldum ama uğraşacak vaktim olmadı. Bahar bitecek ben hala siyahım. (Günlük o, sen değilsin.) Çalışmak iyi bir şey değil...
-
Şimdilik bu kadar...

28.12.05

Değiştirmezsem olmaz... Maymun iştahlı olduğumu söylemiş miydim?
-
Köpeğimiz var artık bizim! Hem de iki tane... Biri kangal ve bi' şey yavrusu(Dürzü), diğeri hamile bir İngiliz Kurdu ve bi' şey kırması(Zilli)... Dürzü büyüyecek, Zilli doğuracak... Biz n'apacağız bilmiyorum...

21.12.05

Üşüyorum...

Yılın bu zamanına duruşma mı koyulur dedim, dinletemedim... Cevap süresi bu zamanda da mı 10 gün diye sordum, cevap alamadım... Yahu insan bi' tuzlamaz mı şuraları, Adliye'nin önü buz pateni pisti olmuş dedim, yine tık yok... Girilecek duruşmalar verilecek dilekçeler bekliyormuş beni; kendimle savaştım, geldim yine sabahın köründe. Kaybettim sanırım...

Battaniye altında kahve içip kitap okuma zamanı yahu! Ne işi, ne dilekçesi!? Evde olmak istiyorum ben!
-
Tilki gördüm dün evin orda, bildiğin tilki... 150 metre kadar uzağımdaydı. Çok sevimliydi, çok hızlıydı, peşinden koşan köpekler ona yetişebilecek gibi durmuyorlardı. Yetişememişlerdir umarım...
Kurt da iner yakında bizim oraya...