okurum bazen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okurum bazen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.7.10

Masumiyet Karinesi

"...

'Cehalet hiçbir şey bilmemek ve iyinin cazibesine kapılmaktır. Masumiyetse her şeyi bilmek ve yine de iyinin cazibesine kapılmaktır.'
...
Masum (innocent) sözcüğü genellikle hiçbir şey bilmeyen birini, bir budalayı anlatmak için kullanılır. Ama sözcüğün kökleri incinmeden ya da yaralanmadan uzak olmayı ifade eder. İspanyolca'daki inocente sözcüğünden, bir başkasına zarar vermemeye çalışan, ama kendine gelen herhangi bir incinmeyi ya da zararı da iyileştirebilen biri anlaşılır.
...
Masum olmak meselenin ne olduğunu açıkça görebilmek ve onu onarabilmek demektir. Bunlar, masumiyetin arkasındaki güçlü fikirlerdir. Yalnızca başkalarına ya da kendine zarar vermekten kaçınmaya dair bir tutum değil, kendini (ve başkalarını) onarma ve yeniden kurma yeteneği olarak da değerlendirilir. Bunun üzerinde düşünün. Sevginin bütün döngüleri için ne büyük bir lütuftur bu!
...
Seven bu kişi, ihtiyatın uykusu yerine, bilgeliğin uykusunu uyur.
...
Tehlike yakınken gerçek bir ihtiyatlılık vardır ve daha önce yaralanmış olmaktan kaynaklanan yersiz bir ihtiyatlılık söz konusudur. Bu ikincisi, hem kadın hem de erkeklerin, içtenlikten ve özenden hoşlanacaklarını hissetseler bile alıngan ve ilgisiz davranmalarına neden olur. 'Aldatılmaktan' ya da 'tuzağa düşmekten' korkan kişiler -ya da durmadan 'özgür olma' isteklerini bağırıp çağırarak dile getirenler- altının parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin verenlerdir.

Bir erkeğin ona tutkuyla bağlı 'iyi bir kadın'a sahip olduğunu, kendisinin de onu sevdiğini söylediğine pek çok kez şahit olduysam da, bu erkeklerin onun hakkında gerçekten ne hissettiklerini görecek kadar kendilerini 'bırakamadıklarını' da gördüm. Böyle bir kişi için dönüm noktası '...sa bile' sevmeye kendini bıraktığı zamandır... sancıları olsa bile, sinirli olsa bile, daha önce yaralanmış olsa bile, bilinmeyenden korksa bile...

..."


Kurtlarla Koşan Kadınlar - Clarissa P. Estés
Ayrıntı Yayınları

21.4.10

Tecavüz dayanışması

"Telefondaki ses, günlerdir Siirt’te büyük bir skandalın yaşandığını anlatıyor. İlköğretim öğrencisi H.T. (14), geçen yıl okulu bırakan ablası S.T. (16) ile birlikte kendilerine tecavüz eden onlarca erkeği şikayet etmişti. Kız kardeşlerin maruz kaldığı bu durum, iki yıldır devam ediyordu. Sonunda bu olay 10 Nisan’da yargıya taşınmıştı. 100 erkek sorgulanmış, 16’sı tutuklanmış, 25’i gözaltındaydı. Yaşları 14-70 arasında değişen 100 erkeğin arasında kimler yoktu ki: Okulun müdür yardımcısı, kızların sınıf arkadaşları, Siirt’in tanınmış ailelerine mensup esnaf, hacı dedeler, bir asker, bir polis... Aradan 10 gün geçmişti, şehirden tek satır bir haber dahi sızmamıştı. "


Haberin tamamı için: Bir şehrin tecavüz dayanışması

30.3.10

"Gulliver'in Gezileri"nde hukuk...

Kitabın ilk kısmında Gulliver Lilliput'a (çocukken cüceler ülkesi sandığımız yer) gider. Lilliput yasalarına göre dolandırıcılık hırsızlıktan daha büyük bir suçtur çünkü; "dikkat, uyanıklık, biraz da zeka bir adamın malını mülkünü hırsızlardan koruyabilir ancak dürüstlük, kendini hiçbir zaman düzenbazlığa karşı koruyamaz."
Güveni kötüye kullanma dolandırılığı ağırlaştırıcı nedendir; ondan daha az cezayı gerektiren bir suç değil...
Lilliput'ta cezalandırmadan ziyade ödüllendirme yasalara uymayı sağlamaya yönelik bir araç olarak kullanılmaktadır. Kişi 73 ay boyunca yasalara uyduğunu ispatlarsa "yasal" (snilpall) unvanını alır ve ödüllendirilir. Adalet simgesinin de önde, arkada ve yanlarda gözleri; sağ elinde ağzı açık, altın dolu bir torba, sol elinde kınının içinde bir kılıç vardır. BU, cezlandırmadan ziyade ödüllendirme amacını temsil eder.
Devlet, insanlar için gerekli olduğundan devlet görevlilerinin ortalama zekâ sahibi olması yeterlidir ancak ahlâk sahibi olması gerekir. Doğruluk, adalet, ölçülülük erdemlerine sahip olmak kişinin elindedir ve bu erdemlerin uygulanması tecrübe ve iyiniyetle desteklendiğinde kural olarak herkes devlet hizmeti için elverişli olacaktır. Oysa yüksek zihin yetenekleri ahlâk yoksunluğunu hiçbir zaman telafi etmez.
"Erdemli birinin bilgisizlikten dolayı düşeceği hatalar; kötü olmaya eğilimli ve ahlâki çöküntüsünü kullanma, çoğaltma ve savunma konusunda usta birinin yaptıklarının yanında, halkın refahı üzerinde doğuracağı ölümcül sonuçlardan daha kötü olamaz."
Nankörlüğün cezası idamdır çünkü nankör kişi insanlığın ortak düşmanıdır. Kendisine iyiliği dokunmuş bir insana kötülük eden insan, kendisine bir faydası olmayan insanlara ne kötülükler yapmaz ki...
Sanığın suçlu olduğuna ikna olunması cezalandırılması için yeterlidir; yasaya harfiyen uyularak resmî kanıtlar bulunmasına gerek yoktur. (Bu kısım sanki Türkiye'deki uygulamaya benziyor.)

Lilliput yasalarında ahlâk, adil olmak, ölçülülük gibi değerlerin (irrasyonel unsurların) yüceltildiğini görürüz. Gulliver'imiz burada, bu sevimli yaratıklarla da mutludur. Ama Kralın yandaşlarınca dolduruşa getirilmesi sonucu ülkeden ayrılmak zorunda kalır.

Gulliver'in gittiği diğer yerlerde hukukla ilgili pek bir yoruma rastlamıyoruz.

Kitabın son bölümünde, at suretindeki yaratıkların akıllı, rasyonel ve nedensel olarak ahlâklı olduğu Houyhnhnmlar ülkesinde insan suretinde akılsız, dolayısıyla ahlâksız yaratıklar vardır. Houyhnhnmlar ülkesi Gulliver'in yaşadığı sürece gerçekten mutlu olduğu ama ayrılmak zorunda kaldığı tek ülkedir. Houyhnhnmların efendisi Gulliver'den İngiliz hukuku ile ilgili bilgi vermesini ister ve yürürlükteki hukuku kimlerin uyguladığını sorar. Ona göre; doğa ve akıl, insanlar gibi akıllı olduğunu sanan hayvanlar için neyin yapılıp neden kaçınılacağını göstermede yeterince kılavuzluk etmektedir.

Burada hukuk kuralları ve diğer bütün normlar rasyonel olmaklığıyla yüceltilir.

Üşengeçliğimden daha derin analizler yapamadım. Yetişkinken bir kez daha okunması gerektiğini söylemekle yetineyim.

16.4.09

Romantik Kanarya'dan...

"Sevdan olmasa, ben de her sabah gazeteye başından başlar; sondan bir önceki sayfayı o koca manşetleri göremeyecek hızla çevirmek gibi bir reflekse sahip olamazdım...yenildiğin günün ertesinde kahvaltımı yapabilir, akşamından da o kadar kalmazdım...

"Sevdan olmasa... içinde oyunun kırıntısı bulunan filmleri kovalamak yerine Lars von Trier'ı , Fellini'yi beğenebilir, hatta Trufo'dan keyif alabilecek kıvama bile gelebilirdim ; yerini, yurdunu bilmediğim tiyatro salonlarına koşar , 3 perdelik bir oyunu sıkılmadan izler , Brecht'in sistem karşıtlığı üzerine ahkam keserdim , gerekirse Godot'yu bile beklerdim... 1 Mayıs'larda utanmaz, olmayan bir devrimci futbol çizgisi üzerinde şaşmadan yürümeye çalışmazdım... Paşaların mı , halkın mı takımısın bilinmez ama sevdan olmasa, ben emekçi kardeşlerimi, simitçi, çırak, boyacı, köfteci kardeşlerimi tanımaz, kardeşim de saymaz , sınıfsal bilince, sınıfsız geleceğe eremezdim... Hakkında yazılmış ve de basılmış her satırı takip edebilmek için para harcamaz; hakem eskilerinin , zirzop spikerlerin kitaplarını almaz; kasanın önünde kolumun altında Fikret Başkaya kitaplarımla daha bir güvenli , entel olmadı asi dururdum... Sırf benziyorsun diye Ankaralı renkdaşına gönlümü vermez, ikinci yüzyıla hazırlanmaz , "bıraktık işi gücü, saldır Ankaragücü" kafasına gelemezdim... Sarı'yı, Lacivert'i renk bilir, böylesine tapmaz kesme işaretleri de kullanmazdım... Benim de rengarenk bir gardrobum, yasak olmayan hediyelerim, sınırsız renk seçeneklerim olurdu... Delinmemiş duvarlar, meşale yakılmamış evler, geri alınmış kira depozitlerim olurdu...

"Sevdan olmasa ben de şarkı sözleri ezberleyebilir, ama melodileri bu kadar aklımda tutamazdım zira her bir tınıyı uğruna beste yapmak için almışım hafızama. Müzikte tavır nedir, nota nedir bilir ama 50 bin kişi nasıl detone olmadan şarkı söyler, nasıl sadece bağırarak dünyanın en güzel sesini çıkarır, nasıl aynı anda zıplayıp aynı anda yere iner akıl sır erdiremezdim...

"Ortaöğretim devamsızlıklarım dengeli dağılır, pazartesileri okula giderdim.. Sabah evden ekmek almaya çıkıp senle buluşmaz, anne babadan izin faslını geçmek için bütün hafta tek simit almadan para biriktirmezdim. Kumaş makası ve pazar dergileriyle konfeti hazırlamaz, Gençlik Parkı’yla, Arjantin 78’le yaşım geldiğinde tanışırdım…Sevdan olmasa, kaçırılacak bir sezon sonu için hayıflanmaz, eşle dostla da böyle yazılar yazmadan adam gibi vedalaşırdım…Eylül’de görüşmek üzere dostlar… "

(Yazının tamamı için buradan buyrun...)

13.12.08

Tüm Tutunamayanlara...


ve Tutunamayanlar'ın yaratıcısına, ölümünün 31. yılında saygıyla...



"Tutunamayan (disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer). Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez). İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat -gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir. (Aynı bilginler, kavgacı tutunamaynların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler). Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi
duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir.
Fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir). Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır.

Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir). Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir."*


* Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 34. baskı, sy. 149 vd.


20.11.08

Lekesiz bir aklın ebedi günışığı*


Doli tavsiye etti sağolsun. Ben de okudum hemen.
(Aslında okuduğum kitaplardan alıntı yapmayı çok sevmiyorum. Ancak alttaki çağrının üzerine kitaptan biraz bahsetsem anlamlı olur gibi geldi. Zaman itibari ile sadece denk geldi.)

Devletlerin gözünden değil insanların gözünden, insanca bir bakışla Ermenilik diye özetleyebilirim sanırım konusunu.

Her zamanki gibi duygusal bir anlatım var; giriş kısmında boğazıma bir yumru yerleşiyor, kitap bitene kadar büyüyor, büyüyor...

Erivan'a gidiyoruz, Paris'e, İstanbul'a dönüyoruz sonra. Sonra Los Angeles'a götürüyor bizi Ece Temelkuran. Farklı yerlerde farklı farklı yaşanan Ermenilik durumlarını görüyoruz. Bu durumları, içine alıp öyle algılayan yazar bize de bu şekilde yansıtıyor. Yaşananların sadece "onların" değil "bizim" de acımız olduğunu, bu güne kadar farketmemişsek, farkediyoruz.


Başta "Bu yüzden konuşmalı işte." diyor, "Hakikatin ne olduğunu birbirimizin yüzüne vurmak için değil, hakikatlerimizi birleştirmek için." Onaylıyoruz.

"Anadolu'nun çocukları erken büyür." diyor sonra. Ona da başımızı sallıyoruz.

"Aslında ağlamamak için öfkelenir insanlar. Öfke acıyı dik durarak yaşamanın yoludur."a geliyoruz hemen peşinden.

"Kurban için en acı şey suçun reddedilmesidir." var aynı sayfada. Burda boğazımızdaki yumru çok gerçek...

"Zaten kahramanlar, belki de hiçbir zaman farkında değildir kahramanlık ettiklerinin meşgul oldukları için yaşamakla"ya gelince gülümsüyoruz, buruk bir gülümsemeyle...

"Zalimle aynı sofraya oturmadan ve hayatı hep dünyaya yeni gelmiş bir çocuk gibi hayretle yaşa[ma]"nın lafı geçince gülümseme yayılıyor tüm yüze... "Çocuk" hep gülümsetiyor sanırım.

"Hafıza kesinlikle tek kişilik bir şey değildir. Seninle birlikte hatırlamazsa bir başkası, senin hatırladığın aslında yoktur, olmamıştır, yok olur"u okuyunca buraya bir şeyler yazmaya karar veriliyor. "Lekesiz bir aklın ebedi günışığı" kalmasın diye yarın uyanıldığında...

Bir sürü güzel cümle daha çıkıyor sayfalar ilerledikçe, altları çiziliyor tek tek. Son bölümlere gelince artık tüm sayfanın altı çizilmesin diye ok çiziliyor sayfa tepesine. Sona yaklaşırken "bir şeyler çok da netleşmedi" diye düşünürken bir anda ortaya dökülüyor her şey. Her şey netleşiyor.

Ece Temelkuran, yine, "evet ben de böyle hissediyorum, ne güzel ifade etmiş" diye düşündürüyor.

* Alexander Pope'un Eloisa'dan Abelard'a adlı şiirinden kitapta yer alan alıntı.

12.9.08

Kenan Evren ressam değildir!

Yazmayacaktım, kendim için, ruh sağlığım için anmayacaktım 12 Eylül 1980'i.
Ece Temelkuran öyle bir yazı yazmış ki... Neyse ben yazıyı anlatmayayım siz buyrun okuyun...


"Benim bir kere arkadaşımı öldürdüler, artık bir daha iflah olmam gibi geliyor. Gittiğimde yerde yatıyordu, kanı kaldırım taşlarına sızıyordu. Ben onu gördüm ya, ben artık başkasıyım. Hrant gitti, hep taze kalacak bir kan karanfil açıldı göğüs kafesimde. ‘Böyle bir şeymiş meğer’ dedim, ‘Arkadaşını öldürürlerse böyle oluyormuşsun’. ‘Meğer’ demiştim, ’12 Mart’ta, 12 Eylül’de arkadaşlarını kaybedenler böyle hissetmiş.’
Demek Türkiye’de milyonlarca insanın aslında göğüs kafesi ağır ve ağrılı yarılmış, çatır çatır açılmış kemikleri acıyla, ciğerlerinin arasından bir kan karanfil sızmış. Meğer arkadaşı öldürülünce insanın acısı hiç geçmezmiş. Öyleyse bunca insan, bunca sevgili, anne, baba, kardeş, oğul, arkadaş, dost... Eğer hepsinin göğüs kafesi böyle sızılı aralıksa, nasıl yaşıyor bu ülke? Anlamadım ben. En çok Hrant’tan sonra anlamadım bunu.

Oku! Arkadaşının adıyla.
Nejdet Adalı... Sedat Soyergin... Erdal Eren... Veysel Güney... Ahmet Saner... Kadir Tandoğan... Mustafa Özenç... Ethem Coşkun... Necati Vardar... Seyit Konuk... Ali Aktaş... Ömer Yazgan... Erdoğan Yazgan... Mehmet Kambur... Ramazan Yukarıgöz... İlyas Has... Hıdır Aslan...
Bir isim listesi olduğunu görüp atladıysanız şimdi lütfen geri dönün ve bu isimleri tek tek okuyun. Çünkü bu isimleri, hiç değilse birkaçını aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu isimler, Kenan Evren liderliğinde yapılan 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ciğeri beş para etmez herifler tarafından asılarak katledilen yirmili yaşlarında gençlere aitler. İsimleri ve yüzleri, Dostluk ve Yardımlaşma Vakfı’nın hazırladığı ’12 Eylül Adaleti’ adlı belgeselin 15 dakikalık tanıtım filminin sonunda görünüyor. Tek tek geçiyorlar filmin içinden. Avukatlar, yargıçlar, savcılar, anneler, arkadaşlar konuşuyor.
‘Erdal Eren’i, heyetin önünde ağzından burnundan kan gelesiye dövdüler’ diyor avukat, ‘Yargıçların yüzünde bir tebessüm bile vardı’. Kenan Paşa’nın yaşını büyütüp astırdığı çocuktur Erdal Eren. İdamına dört celsede karar verilmiştir. Sakın unutmayın!

‘Dişlerimle yolacağım’
Mehmet Kambur’un annesi “O Kenan Paşa’yı bir görsem” diyor, yüzü yol yol olmuş yaşamaktan, başörtüsü kaymış, ‘Onu dişlerimle yolacağım, dişlerimle!” Gözünde bir bakış var... Daha ben diyemem size o bakışı, öyle bir sözcük bilmiyorum.
Ramazan Yukarıgöz’ün annesi tabutun başındaymış gibi anlatıyor:
“’Açın tabutu, çocuğumu göreceğim’ dedim. ‘Mühür var, açamayız’ dediler. ‘Ben bu devletin mührünü tanımam’ dedim, çektim attım mührü. Bir açtım ki tabutu... Saçları yeni taranmış sanki. Kaşları kalem gibi, yüzü...”

Kenan Paşaaa!
Onun sesi titrerken başka bir avukat başlıyor, başka bir idam sahnesine:
“Cellat boynuna ipi geçirmek için uğraşıyordu. ‘Bırak’ dedi, ‘Ben yaparım. Bir yerimi sakatlayacaksın yoksa’. Aldı yağlı urganı, kendi boynuna geçirdi. Sonra... 21 dakika sallandı ipin ucunda. Yanına gittim... Birkaç dakika önce saçını okşadığım çocuğun... Saçlarını okşadım.”
18 yıl önce ölmüş bir çocuk için, bütün çocuklar için, 18 yıl önce teker teker ellerinden alınmış arkadaşları için, kum gibi akıp giden insanlar için, anlatanların sesi titriyor. 15 dakikalık film bitiyor ve ta içimden şunları demek geliyor:
Kenan Paşaaa! Kenan Paşaaa!
Bugün 21 dakikalığına öl. Öl. 21 dakika öl ve geri gel, yeniden ve yeniden öl sonra, yeniden ölmek için yeniden diril. Kaç çocuğu katlettiysen o kadar kere, hepsi için öl sen bugün. Kenan efendiiii! Bugün 12 Eylül; bu memleket seni en derin ve en taze intikam hisleriyle selamlar! Bir gün çıkacağın sanık kürsüsünde salya sümük ağlarken korkudan yerlerde süründüğünü görmek dileğiyle...
Ve bunu ne kadar kalpten söylediğimi anlatamam Kenan Paşa!"

18 değil 28 evet ben de farkındayım. Ne önemi var ki... Hatta daha vahim değil mi...

28.8.08

Zaruri Orman Yangınları

Yıldırım Türker'in Radikal'de ne işi var hala diye düşünüp dururum hep. Bu fikrimi destekleyen pazartesi günkü yazısının bir kısmını aşağıda alıntıladım. Bence üşenmeyin tamamını okuyun...

"Dünyanın bize verilmiş parçasını koruyamıyoruz işte.
Gazetelerde Antalya yangınlarından öncesi-sonrası fotografları. Öte yandan, bir de bilmediğimiz, kimileyin ancak gazetelerin beşince sayfalarında küçücük birer haber olarak gözümüzden kaçan orman yangınları var. Onların neden yandığı, nasıl yandığı, yakanlar, söndürmeyenler, söndürtmeyenler belli. Ama seferberlik basını bu konuda fevkalade suskun. Çünkü o ormanların yanıp gitmesi bizim; o basının hitap ettiği kitlenin canını yakmıyor bellenmiş bir kere. Yakmaması gerektiği. Çünkü o ormanlar oranın ormanları. Adetleri farklı düşmanların yaşadığı, onlara sığınak, onlara anı, onlara dünya, onlara soluk olan ormanlar.
...
Şehadetin yüceltildiği, küçücük kız çocuklarının sahtekar müteahhitlerin kurbanı olduğunda şehit ilan edildiği, en büyük askerin bizim asker olduğu bu topraklarda hayatın kutsanabilmesi mümkün mü? Ölümün bunca yüceltildiği bir hayat tasvirinde dünyaya sahip çıkmak mümkün mü?
Şimdi güneydoğuda görüş alanını daraltıyor diye asker eliyle yakılan, söndürülmesi engellenen ormanlar hayatımızın baş kabusu olarak tütüyor. Biz bu savaşı kazanırız, öyle mi? Oradakileri aç, susuz, yolsuz, eğitimsiz bıraktık. Sürüye saydık. Ormansız, köysüz, topraksız, hayvansız, kuşsuz, dilsiz, anısız bıraktık. Bunu kahramanlığımızdan, vatanseverliğimizden, birlik ve beraberliğimizden yaptık. Bölücü kuş türleri, bitki türleri, insan türleri, kül olup havaya karıştı. Onlar vatana gerekmiyor zaten. Onlar zararlı. Kimseler en yeşil vatan bizim vatan, en büyük orman bizim orman diye şarkılar söylemesin. Biz bu vatanı yakarız da kimselere yar etmeyiz."

Yazının tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Fonda : A Perfect Circle-Annihilation

25.6.07

Ütopya

..."Her bir farklı adayın, fırsat eşitliğini garanti edebilmek için herhangi bir adayın çıkarına yapılacak propaganda yasaklanmıştır. Bunun yerine seçim komisyonları halka yönelik tek seçim propagandası olarak, adayların bir fotoğrafını ve biyografisini halkın görebileceği yerlere asarlar...

...Oylar kesinlikle gizli kullanılır. Seçim sandıkları öğrenciler tarafından herhangi bir müdahaleye karşı [özel olarak] korunur. Seçim sonuçları halka açık bir şekilde belirlenir ve yerli, yabancı isteyen herkes sayımlara tanık olabilir...

...Hiçbir seçilmiş vekil, halk temsilciliği görevi için özel bir maaş veya fazladan ücret almaz. Bütün güçleriyle tüm zamanlarını halka yönelik faaliyetler için geçirmelerinin gerekliliğine karşın, kural olarak profesyonel politikacı sayılmazlar ve seçilmeden önce yaptıkları işlerden aldıkları maaşlardan fazlasını alamazlar."...

kaynak

1.5.07

E-muhtıra

..."Bir savaş bitmiyor, bitirilmiyor ve bunun maliyetinin hesabı sorulamıyor. Kaç can gitti? Bir şehit ailesi çıkıp, "Oğlumun şehit düştüğü o eyleminiz/baskınınız/harekâtınızla ilgili askeri teknik inceleme yapılmasını talep ediyorum. Komutanların görevini ihmal ya da yanlış yapması söz konusu olabilir mi? Bunun tetkik edilip bana bildirilmesini istiyorum. Oğlumun ölümü yerli bir ölüm müdür, yersiz midir/haklı mıdır/haksız mıdır? Beni evlatsız komaya haklı (askeri) gerekçeleriniz vardır elbette. Bunları öğrenmek istiyorum," diyebiliyor mu? Savaş sürüyor. Mevsim geldi. Şehit cenazeleri köylerine yollanmaya başlandı.
12 Nisan'da Yaşar Büyükanıt 'tarihi bir konuşma' yapıyor. Bir deterjan sloganını (sözde değil özde temizlik) alıp mesajını olabildiğince sert veriyor. Tam da Erman Toroğlu/Hıncal Uluç benzeri 'futbolcu' 'demokrat değil Cumhuriyetçi' (kendi tanımları) 'sandıkçı değil darbeci' (benim tanımım) fanatik laikçilik kisvesi altında orduculuk hastalarının arzu ettiği kadar, 'kodu mu oturtan' bir konuşma. (Diyelim: Tuncay Özkan'ı kesmiyor.)
Avrupa Birliği müktesebatının Türkiye'yi bölmek istediğini DAHİ söylüyor. Daha ne söylesin? "Gördüğü düşü hayıra yoranın da Allah'ını!"
demek isterim pozitifçilere"...
diye özetliyor Perihan Mağden bugünkü Radikal'de çıkan yazısında...

22.11.06

Bir Askerin Düncesi

..."Cuma yemek molasında ziyaretçim olduğuna dair anons yapıldı. Heyecanla ziyaretçi yerine koştum kim diye. Ben tanıdık birini beklerken, annem mi acaba diye düşünürken mng kargo görevlisi çıktı karşıma, Ablam İstanbul'dan kış için çamaşır, mont, eldiven, kazak ve içlik göndermiş. Eşyalarımı usta askerlerin eşyalarının olduğu yerdeki bavulama yerleştirdim. Bu sabah giyinmek için bavulumu açtığımda eşyalarımın karıştırıldığını ve bir kısmının çalındığını fark ettim. Çalınan eşyalarım arasında en çok üzüldüğüm yün içlikler oldu. Onları giyip su deposuna çıkarsam hiç üşümeyecektim. Çavuşlardan birine söyledim. Akşam herkesi arayalım dedi. Ben istemiyorum. Çalan kişinin benim yüzünden askerliğinin uzamasına gönlüm razı olmaz. Yün içlikler 3 taneydi. Keşke birini bıraksaydı bana:)"...

"Dünce"

25.9.06

"Abdullah Çatlı kimdir?.." diye bir kitap geçti elime. Yazarı Hakantürk. Dün gece uyumadan şöyle bir bakayım dedim...
Adamın niye soyadı olmadığı konusunda bir fikrim yok.
Arka kapağa bir bakalım:
Yazar "bugüne kadar yaptığı görevlerin dışında merkezi Amerika'da olan International Academy of Security Başkanlığı..." "görevlerinde bulunmuş ilk ve tek Türktür."
(İyi aferin de bugüne kadar yaptığı görevler neler mesela? Bu arada "Türk" vurgusu da hoşumuza gitmedi değil hani.)
İlk sayfa:
"Her ülkenin kendine özel Gizli Servisleri ve onların uzantıları vardır..." Hakantürk
(Ne kadar şahane bir tespit! Gizli servislerin baş harfleri niye büyük? Vardır Hakantürk abinin bir bildiği.)
Önsöz:
Kitap her baskısı 5.000 olmak üzere 85.000 basmış. Ez az 100.000 adette Korsanı basılmış ama gazetelerin Kültür-Sanat sayfalarını yapanlar neden abinin kitaplarına gereken ilgiyi göstermemişler. Çünkü aynı kimseler okuyucularına hiçbir şey vermeyen kitaplara geniş yer vermişler. Sanki elbirliği ile ülkem kültürünü yozlaştırmak istemişler. (Derin düşüncelere gark oldum bak şimdi)
"Elinizdeki 18 baskısı olan kitaptan bütün gazetelere ve dergilere gönderdik, bakalım kaç tanesi yüreklilik gösterip te bu kitapla ilgili olumlu veya olumsuz yer verebilecektir?.. Abdullah Çatlı isminden nefret ederek bu kitabı okumayıp kaldırıp atacak olanların varlığını da bilmekteyiz. (Vaauv!) Bu tür insanlar, kendilerini yeterince güvende hissettikleri yerlerde Arslan kesilirler, ama gecenin bir karanlığında onu alıp dağ başına götürsek ve orada Kurtlar ulumaya başlasa, korkularından altlarına yaparlar."(Abdullah Çatlı'dan nefret eden karanlıkta kurt sesi duyunca altına yapıyormuş. Dişi sırtlanların da vajinası penis gibi bi' şey abi, biliyor musun?)

İrtibat Adresi:
HAKANTÜRK
Akademi Televizyon
P.O.Box:1066 Sirkeci-İstanbul
(Abi ben bi' PK'yı biliyordum P.O.Box ne bi' aydınlatsan?)

Birinci Bölüm:
Sayfanın tepesinde yazardan yine bir özlü söz: "Türk ulusunun ödevi, ülkesine örtülü işgal uygulayanlarla savaşmaktır."
İlerleyen sayfalarda Çatlı'nın ilkokulda sınıf başkanı olmasından ve tabii ki liderlik vasfından, ilkokul 3. sınıfa kadar karnesinin pekiyilerle "dopdolu" olmasından bahsediliyor. (İlkokulda ben de sınıf başkanıydım abi. Karnem de beşinci sınıfta bile pekiyilerle dopdoluydu. Benden de bir Çatlı çıkar di mi abi?)
İkinci Bölüm:
Bu bölümün özlü sözü de; "Kaybetbeyi gözealabilenlerin, kazanma şansları çok yüksektir." olmuş. (Kaybetbek derken? Bence yazım yanlışı var abi; kaybetbeyigözealabilenlerin diyecektin herhalde. Sözün lafzına takılıp ruhunu yok saydık sanma, yine çok güzel bir noktaya parmak basmışsın abi. )
Üçüncü bölüm:
Meral Çatlı'nın Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifade yer alıyor bölümde. Birkaç yerde soyadı Çattı olarak yazılmış. ( Olsun olsun, 18. baskı bu daha. Hele bi' 28. baskıya gelsin o zaman hata mata kalmaz.)
"Kapalı kapılar arkasında milletvekili'lerden oluşan bu komisyon birçok kimsenin verdiği binlerce sayfalık ifadelere rağmen hiçbir sonuca acaba neden ulaşamamıştır?..."
(Yok dayanamıyorum ben buna, uyku muyku da kalmadı gülmekten. Güldüğüme bakma abi acı çekiyorum, gerçekten. Bat dünya bat!)

8.5.06

Çarşı nükleer santrallere de karşı!

Geçen çarşamba akşamüstü ofisten çıkarken futbolla hiçbir alakası olmayan Doli'ye "dua et" dedim, "Beşiktaş'ın gücü bize yeter"... Korktuğum başıma geldi tabii ki... Son dakikada yediğimiz golle kaybetmemizi sindiremedim hiç içime. (Fenerbahçe yenilince yenilgiden çok kardeşimin ve sevgilimin üzülmesine dayanamıyorum aslında.) Son yıllarda Beşiktaş yönetimine ve futbolcularına gıcık oluyordum zaten! Galatasaray yönetimi ile paslaşmalar, "siz şampiyon olun"lar, "peki,siz de kupayı alın o zaman"lara ise sinirlensem mi mutlu mu olsam bilemedim.
Ta ki Demirören kupayı kucaklayıp kapı kapı gezene kadar.... (Birinin komik duruma düşmesinin, kişiye küçük de olsa bir haz vermesi için o insandan nefret etmesine bile gerek yokken, nefret ettiğiniz bir insanın kepaze olması ne büyük mutluluk!) Uzun süredir böyle eğlenmemiştim ne yalan söyleyeyim...
-
Şu yazıyı okudum Cumartesi günü:
...
"Tribünler inanılmaz, tüm komplo teorisyenlerine, risk savuşturucu İstanbul Emniyeti'ne, Marmara Bölgesi'ni geren güzergâhlar komedisine inat. Olması gerektiği gibi rengârenk; siyah, beyaz, sarı ve lacivert. Kızım neden Fenerbahçe formasında daha çok yıldız olduğunu soruyor, 'Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar'ı mırıldanıp konuyu dağıtıyorum çaresiz."
...
"Fenerlilerin törene katılmama nezaketsizliği bir hazımsızlık ya da Yıldırım bir tepki değilse
Daum'un fikri olmalı; zira Kocaeli'n
e 4-0 kaybettiğimiz finalde bizim hocamızdı ve o zaman da bilmediği halde milli marşımızı söylerdi. Gravatlı adamların podyumdaki varlığını sorgularken Gökhan Zan mikrofonlara ferah ferah konuşuyordu: "Çok güzel bir futbol gecesiydi, tribünler çok güzeldi, iki takım da çok güzeldi" derken 'başkanlara' ve çanak tutucu medyaya sinyal verir gibiydi. Ben de kendimi sokaklara atayım diyordum ama evde kalsam daha iyi; elinde kupayla kapı kapı dolaşan başkan belki bana da uğrar.Görmemişin gözü olsa ve anlatsa bize yoksunluğu ahh!"
...
Dün akşamki maçta Beşiktaş taraftarının tepkisini gördüm sonra... Satılmakla ilgili, "Ankara"ya, Zalad'a gönderme yapan tezahüratlarını dinledim keyifle...
Her ne kadar zamanında cılız bir kızın, sırf(!) -Fener'in Beşiktaş'ı yenerek şampiyon olduğu gün, Çarşı'nın önünde- Fenerbahçe forması giyiyor diye sıkıştırıp öldürmekle tehdit etmiş olsalar da... Kızcağız(!) araya giren çarşı esnafından bir kadın ve aralarındaki tek aklıselim sahibi insan tarafından canını kurtarmış olsa da...
Diğerlerinden farklı olarak; taraftar olduklarını gördüm bir kez daha, aşık olduklarını gördüm "bizim" gibi... "Feyirpley" falan tamam da "tutkulu aşk"a da saygı duyulmalı gerektiğinde...

3.5.05

Merhamet, şefkat ve aşk...

Fena sardırdım Mian Kundera'ya... Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde "şefkat" ile ilgili bir bölüm var. Etimolojinin anlam ile ilişkisini de gözönünde bulundurarak bir değerlendirme yapmış yazar...

Latince kökenli dillerde (compassion) 'acı çekmek' kökünden gelen kelime, Almanca, Çekçe, Lehçe gibi dillerde 'duygu' kökünden (mitgefühl, soucit, wspolczucie) gelmekte imiş .
'Compassion' aşkla uzaktan yakından ilgisi olmayan, ikinci sınıf bir duyguyu anlatırken 'duygu' kökünden türetilen diğerleri -aşağı yukarı aynı anlama gelmesine rağmen- kötü ya da değersiz bir duyguyu anlatmaz; ilkinde birisine merhamet duyarak sevmek gerçekten sevmek değildir, ancak ikincisi her türlü duygu yoğunluğunu paylaşmayı içerdiğinden duygusal düşgücünün ulaşabileceği en uç noktaya, duygu ve heyecanlar arasındaki telepati sanatına işaret eder diyor yazar.

Biraz da ben ahkam keseyim, etimoloji ile ilişkilendirmeden...


'Compassion'ın dilimizde iki karşılığı var. İlk karşılığı olan şefkat / sevecenlik 'acımak' anlamını içeriyor; 'acıyarak ve koruyarak sevme' diyor TDK sözlüğü. Aynı kelimenin ikinci bir karşılığı olan merhamet ise, 'bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan duyulan üzüntü, acıma' demek dilimizde.
Birçok dilden farklı olarak, dilimizde aşk ve sevgi de farklı anlamlara geliyor ve bu durumda; merhamet-şefkat-aşk-sevgi dörtgeninde bir değerlendirme yapmak gerekiyor.
Kuşkusuz sevgi ve şefkat birbirlerini besler ve şefkatle sevmek, sevmelerin en yücesidir sonucuna ulaşılabilir. (Annenin çocuğuna olan sevgisi buraya girebilir.)
Aşk ve şefkat birlikte olur mu peki? Aşkın özünde bulunan 'tutku' şefkatle yanyana durabilecek bir duygu değildir bence, şefkatin karşısında yer alır. Şefkatin olduğu yerde tutku barınamaz. Aynı şekilde, tutku güçlendikçe beynimizde ve yüreğimizde şefkate ayırdığımız alan küçülür; tehlike arzedecek şekilde tutkulu olan ilişkilerde - anne ile çocuk arasında olsa bile - benlik çatışmalarının sonunun gelmemesi bundandır.
Merhametle sevgi, birlikte olabilir. Ancak bu sevgi yüce bir sevgi değildir. Aksine - eğer aşağılık sevgi diye bir şey varsa - aşağılık bir sevgidir. Ya da merhamete bağlı sevgi gerçek sevgi değildir demek daha doğru sanki...
Acıdığınız, durumuna üzüldüğünüz birisine aşık olmanız ise asla mümkün değildir. Aşk, zor elde edilebilirlik ve biraz da güç ister. Bu yüzden imkansızdır aşık kalmak...

19.4.05

Aforizmalar

Ölümsüzlük'ten:

- Hepimizin derinden arzu ettiği sadece tek bir şey var: Herkesin bizi büyük günahkarlar olarak görmesi.

- Kin bir tuzak, çünkü bizi hasmımıza fazlasıyla sıkı bir şekilde bağlıyor.

- Düşünce olmayanı haklı göstermeye yönelik gerekçelendirme kadar, düşünce çabası isteyen bir şey yoktur.

- Aşk duygusu karşımızdakini tanıdığımıza dair bir yanılsama uyandırarak hepimizi kandırır.

- Pencerelerine bayrak asanlar kadar, meydanlarda bayrak yakanlardan da nefret ediyorum.

Yaşam Başka Yerde'den:

- Gerçekliğin mi düş yoksa düşün mü gerçeklik olduğu o an asla bilinemez.

- Şefkat, yetişkin yaş eşiğine fırlatıldığımız ve çocuk olduğumuzda anlayamadığımız çocukluk avantajlarının kaygıyla farkına vardığımız an doğar.

Şefkat, yetişkin yaşın bizde uyandırdığı korkudur.

Şefkat, öbürüne çocuk gibi davranılması gereken yapay bir alan yaratmaktır.

Şefkat aynı zamanda aşkın fiziksel sonuçlarında korkudur; aşkı (aldatıcı, zorlayıcı olduğu, tenle ve sorumlulukla ağırlaştığı) yetişkinler dünyasından çıkarma ve kadını çocuk gibi görme girişimidir bu.

- Olup bittiği için geçmişin tamamlanmış ve değişmez olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Hayır, giysisi değişken bir kumaştan yapılmıştır ve dönüp baktığımız her kez başka renklerde görürüz onu.

Şaka'dan:

- Kin pek parlak bir ışık saçtığından, çevrenizdeki nesnelerin çizgileri gözden yiter.

- Gençlik korkunç bir şeydir: Bu öyle bir sahnedir ki, çocuklar bu sahnede yüksek tabanlı kothornoslarla binbir çeşit kostümler içinde tepinip dururlar, öğrendikleri ve yarım yamalak anladıkları, ama bağnazca bağlandıkları düşünceleri bağıra bağıra söylerler.

14.4.05

Milan Kundera demiştim ya...

Ölümsüzlük bitince Yaşam Başka Yerde'yi okudum. Bir daha çok sevdiğime karar vermiştim ki arkadaşımda Şaka olduğunu öğrendim. Ona da başladım ama devamı olmadığından kendimi, sanki kıçım açıkta yatmışım gibi güvensiz(!) hissettim. Bugün hemen gittim Gülünesi Aşklar'ı, Bilmemek'i ve Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni aldım. Bir kaç hafta daha kendimi oyalayacak cephanem var yani... Sims 2 de baydı zaten, ne o öyle ben öldüm, torunlar büyüdü. Onları evlendirme derdiyle falan uğraşamayacağım... Kızın da 'aspiration'ını romance seçtim de iyi bok yedim.Tam motor oldu walla hasta etti!:)

Gel tezkere gel... Şafak 42:)

1.4.05

Ölümsüzlük...

Milan Kundera okumamıştım hiç. Ölümsüzlük kitabını kuzenimin tavsiye etmesi üzerine doğum günü hediyesi olarak arkadaşlarıma sipariş ettim. (Konu benim yüzsüzlüğüm değil...lütfen...)Ortalarındayım, aslında bitirmek de istemiyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum. Goethe ile Hemingway'i buluşturan, birbirleriyle konuşturan başka bir yazar var mıdır acaba?