9.2.10

Ay vant tu brek frii!

Çalıştığım şirkette tek avukatım. Ve şirket maalesef mühendisten geçilmiyor. Ve onların çoğu üst düzey yönetici. Ve benim hepsine dönem dönem laf anlatmam gerekiyor. Ve son 10 gündür neredeyse her gün bir başka mühendise açıklama yapmam gerekti. Ve onları bir şeylere ikna etmem...
Neden ikna etmeye çalıştığımı bilmiyorum. İkna etmek zorunda olmadığımı biliyorum. Ama bir anda kendimi karşımdakini ikna etmeye çalışırken buluyorum. İkna etmeye çalıştığım adamlardan en anlayışlısı "kes-yapıştır"dan kurşun kalemle yazdığı metnin üzerine başka bir metni kesip bantla yapıştırmayı anlıyor. "Ortak akıl"dan ot bok için toplantı yapıp sonuca ulaşmayacak laflamaları kastediyor. Bir diğeri -daha sinir bozucu olanı- mühendisliğine bakmadan haklı fesih-geçerli fesih diye bir ayrımın olmadığından bahsediyor. Bir diğeri -nispeten akıllı olanı- "yeknesaklık"ı sevmiş olsa gerek, "yenkesaklık"ı cümle içinde kullanıyor ve ara sıra gecenin 11'inde arayıp sözleşmeye göz atmamı istiyor. En akıllısı "evleviyetle"yi yanlış yazılmış diye bana geri gönderiyor.

Kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim. Sırf benzer bir şekilde akıl yürüttüğüm biriyle, duyulan bir ses çıkarabilmek için avukat kadrosunun genişletilmesini isteyeceğim.

30.1.10

Merhaba

Devam ediyorum yaşamaya...
Bursa'dayım hala, yüksek lisansa başladım, bir taraftan deli gibi çalışıyorum.
Mutluyum genelde. Huzurluyum... Bu enteresan ama uzun süredir böyle...
Ölüm acısıyla hala başa çıkamıyorum. Gün içinde, normalde, başa çıkabiliyorum da, bazen bilmekten öte idrak ediyorum dayımın öldüğünü. O anlarda elektroşok verilmiş gibi hissediyorum.
Dayım çok gençti... Dayım çok neşeliydi... Dayım bir taneydi...

Sınav

Herakleitos’a göre evren “logos”ta temellenir. Logos, Grekçede iki anlama gelir: dil/söz ve düşünce/akıl. Antik Yunandan beri Batı düşüncesi de “logos”un bu çift anlamlılığı üzerinde temellenmiştir. Batı düşüncesinin iki büyük akımından biri Logosu düşünce ve akıl olarak okur, ki bu geleneği şöyle resmedebiliriz: Sokrates-Platon-17.yüzyıl İngiliz empirizmi-rasyonalizm-Aydınlanma felsefesi-pozitivizm-mantıkçı pozitivizm; yani en genel anlamda Anglo-Sakson düşünce geleneği. Batı düşüncesinin diğer ana akımı ise logosu söz ve dil olarak okur, ki onu da şu şekilde şematize etmek yanlış olmaz: Sofistler-Aristoteles-Romalı retorikçiler-Hıristiyan teologlar-Alman romantikleri-hermenoytik felsefe; yani kısacası Kıta Avrupası düşünce geleneği. Olgu-değer tartışması gibi bütün başka tartışmalar da bu iki ana akımın arasında süregelen logosun okunmasındaki farklılığın rahminde şekillenir.

Platon’dan beri 17. yy.daki İngiliz empiristleri, rasyonalistler, pozitivistler, edebiyatta realistler ve naturalistler, resimde emprisyonistler, 20. yüzyılın şafağında mantıkçı pozitivistler, daha kuşatıcı bir değerlendirme ile analitik düşünce geleneğine mensup düşünürler zayıflığı olan belirsizlikten arındırmaya çalıştıkları logos’u akıl/düşünce/logic-mantık olarak okudular.

Sofistler, Aristoteles, Romalı retorikçiler, Ortaçağın Hıristiyan teologları, anti-pozitivistler, edebiyatta romantisistler, resimde sürrealist ve kübistler, 20. yüzyılın son çeyreğinde post-yapısalcılar ve post-modernistler, hermenoytik filozofları ve çok daha genel bir ifadeyle Kıta Avrupası geleneği düşünürleri ise, sosyalden, değerden, perspektiften, gelenekten, yani insandan, dilden ve kontekstten bağımsız bilgi ve olgunun olamayacağını savundular ve logos’u söz/dil olarak yorumladılar.

Logos’u söz olarak okuyanların duyu organı kulak, akıl olarak okuyanlarınki ise gözdür. Platon ve modernite okülersentrik, Sofistler ve Ortaçağ logosentriktir – her çağın ve düşünürün bir duyu organı vardır. Göz dışlayıcıdır, okülersentrizmin temel mantığı “ya...ya da” mantığıdır. Buna göre “ya olgular ya da değerler” arasında bir tercih yapılmalıdır. Platonda kökleri olan modern okülersentrik bilim anlayışı değerleri dışlayarak, yok sayarak tercihini olgulardan yana yapmış ve değerden bağımsız olguları görüş alanına sokmuştur. Oysa kulak ve dolayısıyla söz kuşatıcıdır, logosentrizmin temel mantığı “hem...hem de” mantığıdır. Buna göre “hem olgulardan hem de değerlerden” bahsedebiliriz. Aristotelese kadar temellendirebileceğimiz Kıta Avrupası felsefesi geleneğinde değerlerden, yani insandan, tarihten, gelenekten, dilden, kısacası kontekstten bağımsız olgular yoktur, hatta olgulara olgu olmaklıklarını armağan eden şey bizatihi konteksttir.

Kulağa güvenilemez, çünkü söz belirsizdir. Göze güvenilebilir, çünkü imajlar kesindir. Antik dönemden bugüne Batı düşüncesine kimliğini armağan eden şey “kesinlik” arayışıdır. Logosu logic olarak okumak, matematiğe, mantığa, ölçmeye, istatistiğe, teknolojiye, imajlara, akıla, yönteme ve olgulara önem vermektir. Bütün bunlar da objektiviteye ve kesinliğe atfedilen önemi gösterir. Olgulara önem atfetmek kesinliğe kıymet atfetmektir.

Hakikatin sözde mündemiç olduğu Ortaçağın sonunda Otuz yıl savaşlarının yarattığı kaotik ortam yeni bir kesinlik (aslında düzen/kozmos) arayışını doğurdu. Bu arayışın sonunda Aydınlanma seküler Tanrısını buldu: Bilim. Bu Kitabı Mukaddes’in konuşan Tanrısı değil modernitenin gören Tanrısıydı. Bu Tanrı, ölçülebileni gördü; matematize edilemeyeni görmedi. Galileo bu Tanrının yasalarını formüle etmenin yolunun ölçüye dökülebilen kavramlarla bilim yapmak ve ölçülemeyen renk, koku gibi kavramları bilimin dışına çıkarmak olduğunu gösterdi. Ona göre ölçülebilen, matematize edilebilen nitelikler birincil; ölçülemeyen, sayılara dökülemeyen nitelikler ikincildi. Birincil nitelikler neden, ikincil nitelikler sonuç; birincil nitelikler ikincil nitelikler üzerinde muktedirdi. Dolayısıyla aslolan birincil niteliklerdi. Gerçekliğin bilgisine ulaşmak bilimle mümkündü ve ölçülemeyen, irrasyonel nitelikler bilimin dışında tutulmalıydı.

Empiristler de rasyonalistler de Galileo’nun bu doktrinini temel aldılar. Her iki düşünce geleneği de bilginin özne-nesne ilişkisinden doğduğunu ileri sürdü. Her iki geleneğin öznesi de nesnenin ait olduğu dünyanın dışında bir yerde konumlanmış, Tanrısal bir görüşe sahiptir. Buradaki özne-nesne ilişkisi bir egemen-tabi ilişkisidir. Empiristler de rasyonalistler de bakışlarının objektif olduğu iddiasındadır; Objektif bilgiye, olguların değerden bağımsız gözlenmesi yoluyla ulaşılabileceğini düşünürler. Aralarındaki fark; hakikatin empiristlere göre doğaya, rasyonalistlere göreyse akla dayanmasındadır. Bu doğrultuda; empiristlere göre gerçekliğin bilgisine ulaşmak için olguları gözlemeli, bu gözlemlerden teoriler üretmeli, bu teorileri deneylerle doğrulayarak doğrulamalı ve nihayete evrensel genel yasalara ulaşmalıyız. Buna göre gözlem ve deney teoriyi önceler. Rasyonalizmin babası Descartes ise gerçekliğin bilgisine ulaşma yolunda duyularımıza değil aklıma güvenmemiz gerektiğini öğütler. Ona göre insan düşünen varlıktır. Rasyonalistlerin aklı empiristlerinki gibi pasif değil aktif bir konumdadır. Dış dünyadaki uyarıcılar insan zihninde işlenip bilgiye dönüşür. Bu nedenle empirizme pasifist, rasyonalizme aktivist epistemeloji denmiştir. 18. Yüzyılın sonunda Kant rasyonalizmle empirizmin sentezini yapmıştır ve bu bilimsel yöntem olarak kabul görmüştür. Kant insan algısından bağımsız olguların mevcut olduğunu ve öznenin bu “kendinde şeyin” bilgisine ulaşabileceğini ileri sürmüştür. Rasyonalizm de empirizm de bu birincil nitelikler-ikincil nitelikler ayırımına dayanır ve bu yüzden okülersentriktir.

17. yüzyılın fizik bilimlerindeki başarısı çok geçmeden her alanda model alındı. Fizik matematiksel kesinliğiyle bütün bilimlerin kraliçesiydi. Bütün bilimler kendilerini fiziğe göre yeniden dizayn ettiler. 19. yüzyılda pozitivizm bize kusursuz bir bilim ideali sunuyordu. Bu kusursuz bilim idealinin kusursuz bir dili olmalıydı. Bu kusursuz dil hiç kuşkusuz olgulara birebir tekabül eden matematiksel ve kesin bir dil olmalıydı: kusursuz bilimin olguları birebir resmeden kusursuz bilim dili.

Dilin belirsizliği, keyfi kullanımı, öznellik, önyargılar, gelenek, hurafe gibi bilimsel bilgiyi kirletecek ve objektiviteyi sakatlayacak her unsurdan kurtulmak ve rasyonalitenin ve kesinliğin gücünü tesis etmek ancak bu kusursuz bilim diliyle mümkündü. Çünkü artık modern bilimden beklenen olguların kesin bilgisidydi.

Bütün bilimleri fiziğe indirgeyerek bilimi üniterleştirmeye yönelik bu hareket “fizikalizm”dir. Buna göre, fiziğin dili ve yöntemi bütün bilimlerin dili ve yöntemidir. 20yyın başlarında mantıkçı pozitivistler bütün bilimler için ortak bir matematiksel mantık dili geliştirilebileceğini öne sürdüler. Onlara göre, dünya bir olgular totalitesidir; bilimsel bir önerme, olgu durumlarına birebir tekabül eden bir önermedir; anlamlı ve bilimsel önerme, oldu durumlarının mantıksal resmidir. Böylece olgu durumlarına tekabül eden mantıksal bir dil inşa etmek mümkündür. Hatta onlar arasındaki hakim görüş “bilimsel” olanın “olgusal” ve “kesin” olduğu ve “belirsiz” olanın da “bilimsel” ve “olgusal” olmadığıdır. Sübjektif olan değerler bilimin dışına atılmalıdır ki çıplak olguların kesin bilimi yapılabilsin.

Mantıkçı pozitivistler de olgu-değer tartışmasında benzer konumda olmakla beraber farklı olarak bir önermenin bilimselliğini ölçmek için o önermenin doğrulanabilirliği değil yanlışlanabilirliğinin önemli olduğunu söylediler. İronik olan şudur ki yanlışlanabilirlik teorisinin yanlışlanıp yanlışlanamayacağını asla söylemediler. Onlara göre; bilimsel bilgi, yüksek düzeyde yanlışlanabilir önermelerden doğar. Bir önermenin bilimsel olmasının ölçütü yanlışlanabilir ancak yanlışlanmamış olmasıdır. Ortak yönleri matematiğe, akla, yönteme, kesinliğe inançlarıdır. Gerçek bilgi, bilimsel bilgidir. Bilimsel bilgi ise bütün sübjektif unsurlardan arınmış, kesin bilgidir. Analitik gelenekte düşünmenin amacı açıklamak; açıklamanın amacı ise evrene, doğaya ve hatta topluma hükmetmektir.

Eflatun idelerin idesinin evreni sayılar harmonisi şeklinde yarattığını ve rasyonel olarak işleyen insan aklının rasyonel olarak işleyen evrenin bilgisine ulaşabileceğini söyledi. Bu anlamda Analitik gelenek cephesinde yeni bir şey yoktur: deney, gözlem ve akıl yoluyla bilimsel bilgiye ulaşılabileceği iddiası devam etmektedir. Analitik felsefenin kibirli öznesi, durduğu hiçbir yerden, hiçbir değer “bulaştırmadığı” nesneyi gözler, deney ve akıl vasıtasıyla gerçekliğin bilgisine ulaşır. Amaç açıklamak ve bu yolla evrene hükmetmektir.

Analitik felsefenin olguyu temel alıp değeri dışlama ve bilim yolu ile evrene tahakküm etme fikri Kıta Avrupası düşünce geleneğinde çok uzun zamandır eleştirilmektedir. Kıta Avrupası geleneğinin öznesi analitik düşüncenin öznesi gibi hiçbir yerde değil bir yerde durur. Özne de nesne de tarihin, zamanın, dünyanın içinde yer alır. Kendinde şey, insan algısından bağımsız, çıplak nesne yoktur. Bilgi öznelerarasıdır. Analitik felsefeden farklı olarak Kıta felsefesinin öznesinin hakkında düşündüğü gerçeklik sürekli değişmektedir. Düşünmenin amacı açıklamak değil anlamaktır. Anlamaksa yorumlamak yani farklı olanı anlamak ve yabancı olanı tanıdık kılmaktır. Olgular yorumlanamaz. Anlamak, anlamı anlamaktır. Anlam dildedir. Dil matematize edilemez, mantık kurallarına indirgenemez. Dil yorumlanır. Kavram gerçekliği önceler. Descartes’ın düşünen insanı yerini konuşan insana bırakmıştır. Özne de nesne de Heiddeger’in hayat dünyası dediği yerde, kontekstte yer alırlar. Hayat dünyasında her şey bir şey içindir. Amaçlar önemli, değerlidir. Burada olgular teorileri belirlemediği gibi teoriler de olguları belirlemez. Teoriler de olgular da hayat dünyası tarafından belirlenir. Değerlerden bağımsız olgu yoktur. Bir şeyi kendi tarihselliğimizle ve o şeyin tarihselliğiyle algılarız. Değerlerden , sübjektiflikten ârî bilgi bir ütopyadır. İnsan doğal değil sosyal bir varlıktır. İnsanın doğası yoktur tarihi vardır.

Analitik geleneğin tahkiyesine göre, nasıl logos pathosun/duygunun karşıtı ise olgu da değerin karşıtıdır. Olgu, öznenin durduğu yerden, gözlenebilir, somut, objektiftir. Yoruma açık ve belirsiz değildir. Kant’a göre insan algısından bağımsız, kendinde şeydir. Değerlerden, sübjektiviteden ve belirsizlikten arınmış bu olguların kesin bilgisi mümkündür.

Oysa Alman düşünce geleneği bize değerden bağımsız özneler olamayacağı gibi, değerden bağımsız olguların da olamayacağını göstermiştir. Özne de olgular da tarihin teknesi içinde yoğrulur, şekillenir ve sürekli değişir. Kendinde şeyler yoktur, tıpkı kendinde bilgi ve kendinde öz olmadığı gibi; kendinde şeyleri oluşturan ilişkiler vardır. İlişkiler tarihseldir. İlişkiler anlamdır. Anlam dildir. İlişkilerden, anlamdan, dilden, yani kontekstten bağımsız çıplak olgualr yoktur. Heideggerin dediği gibi, yalnızca anlama sahip insan bir şeyi bir şey “olarak” kavrar. Bir şeyi bir şey “olarak” kavramak, şeylerin tarihselliğine, yani bizden önce dilde adlandırıldıklarına ve tecrübe edildiklerine işaret eder.

Her şey kontekstinde anlamlıdır. Kontekst sosyal, kültürel ve insani olandır. Kontekst gelenek ve tarihtir. Kontekst dil ve anlamdır. Kontekst praksisdir. Olgular teorileri ya da teoriler olguları belirlemez; olguları da teorileri de bilim adamını da bilimi de hayat dünyası, praksis yani kontekst belirler. Değerlerden bağımsız olgular görüşü bir bilim idealini yansıtır, ideal olduğu anlamda kontekstten ve praksisten kopuk, boşlukta duran bir yaklaşımdır bu. Oysa fiiliyatta bilim kontekstinde bilimdir.

Kendinde olgular değil, kontekstinde olgular vardır.

24.11.09

Dayıcım...

Hâlâ mı gerçek? Bu mu gerçek?!

6.9.09

Romantik Hareket filan...

"Blogda harcama kendini, daha gerçek şeyler üretebilirsin..." Pehh...

Konumuza dönelim:

"Arkadaşlık korkaklıktan başka bir şey değildir, aşkın getireceği daha büyük sorumluluklardan ve zorluklardan kaçıştır yalnızca." diyor Alain de Botton. Romantik Hareket'te diyor bunu.

Bununla da kalmıyor; "Kendine acıma, kişinin yaşadığı sıkıntıyla kendini daha da sıkması, yaşadığı kederden güç alarak kendini daha büyük bir kedere sürüklemesi durumudur." diyor.

Hatta "İlk kez evinden uzak bir yerde yaşıyordu; bu deneyim, orada yaşamak zorunda olmayanlarda rastlanabilecek bir romantizm duygusu salmıştı içine." de diyor.

Tanıdık mı geldi?


Evet, susamışım blog yazmaya.

Siyaha dönüş...

Grinin güzelliği'nden siyaha dönüş...

"Yeşil" reçeteye...
Katlanılamaz olana katlanmak için değil yenilmemek için...
Etki altında değil etki sonrasında, insanı sevebilme kabiliyetine tekrar kavuşmak için...

Hayat kabullenmekse, hayat gri ise, hayat griliği kabullenmek midir? Kabullenememek siyaha dönmek midir?

Özlememen gerekenleri özlememek? Bunun mümkün olmadığını da kabullenmek midir?

Unutulmaması gerekenlerin unutulduğunu, unutulmaması gerekenlerin de -doğal olarak- unutulduğunu kabullenmek midir?

Siyah-beyaz duygularımın gri mantığıma yetişmesini hâlâ bekliyorum...

Kifayetsizim...

Amy Winehouse - Back To Black

Telafisi olmayan pişmanlık...

En zayıf anımda, en güçlü olduğumu sandığım anda... Her andasın... Senin dışında hiçbir şeyin canımı acıtmayacağı ana geldim Dayıcım....

Dayıcım... En güzel sevgi sözü gibi geldiğini söylemiştim di mi? Sana değil senden sonra söylemiştim.

Sarı dayıcım... Çakmak çakmak bakan bal gözlü, güzel gülüşlü sarı kirpikli dayıcım... Basamakları ikişer ikişer çıkarken kulak memeleri sallanan dayıcım.

Dayıcım...

Gözlerinin içi gülen dayıcım...

Arkadaş, sırdaş dayıcım. Ölümü kendime bile senden daha çok yakıştırırdım ben...

Hırçındım dayıcım.

Özledim dedin gelemedim, özlemiştim gelemedim dayıcım.

Yaptığın çiğ köftenin, salataların, balıkların, sabahın sekizinde içtiğimiz biranın ve tüm bunların yanında ettiğimiz sohbetlerin tadı damağımda kaldı dayıcım. En son bir çipura tarifi aldım senden, can kulağıyla dinlemedim ama dayıcım. Yapacağım zaman nasıl olsa seni arayacaktım...

Hırçındım dayıcım... Sordum dinlemedim, sormadın cevap verdim. Bilseydim cevap verir miydim hiç... Söylediğin her şeyi dinlerdim, sadece seni dinlerdim. Her anını kazırdım hafızama. Her gülüşünü, her sözünü...

Tek bir şey söylerdim : "Neden Bursa?" dediğinde doğruyu söylerdim. Yalan söylediğimi anlayacağını göremeyecek kadar kendime dönüktüm. Yalan söylediğimi bildiğini bildiğimi farkedemedim. Sen ölmeden bir gece önce gördüğüm rüyaya kadar bunu farketmedim dayıcım. Bir gece önce rüyamda seni gördüm, nasıl gördüğümü hatırlamıyorum ama nasıl uyandığımı hatırlıyorum. "Keşke, keşke söyleseydim..." diyerek uyandım gecenin bir yarısı. Bir dahaki görüşmemizde söyleyecektim doğruyu. Bundan sonra hep doğruyu söyleyecektim sana... Hep söylediğim gibi... Seninki merak değildi ilgiydi dayıcım, sevgiydi... Sınırsız sevginin, ilginin yansımasıydı. Ertesi akşam ölüm haberin geldi dayıcım.

Ahh... Dayıcım... Özür dilerim dayıcım. Sana ilk defa yalan söyledim. Kendime yalan söylediğim için söyledim belki ama buna rağmen sana söylememeliydim dayıcım...

Umarım bu dünyanın ötesi vardır. Umarım bir gün sana sarılır hırçınlığım için, yalan söylediğim için özür dileyebilirim.

Yaşadığım süre boyunca bunun acısını taşıyacağım ve ancak bu umut acıyı katlanılabilir kılar...

Umarım diğer taraf vardır, burada insanlara yaptıklarımız oraya geçen insanlarca affedilebiliyordur.

Seni seviyorum Dayıcım...

Çok özlüyorum...

31.08.2009

Dayıcım...

Dün birbirimize sataşıp gülüşüyorduk. Bugün otopsi raporu elimde.

Cani “ayaklarına ateş etmek istedim” demiş ifadesinde. Ayaklarına isabet eden tek bir saçma bile yokmuş; öyle yazıyor raporda.

“Maktul” diyor dosyası, “merhum” diyor Türk Tabipler Odası. “Rahmetli” diyor dostları… Anneannem, dedem “oğlum” diyor, “babacım” diyor çocukları. “Dayıcım” diyorum ben… Anneannemin dedemin oğlu, annemin kardeşi, dayımın “gadeşi”, benim dayıcım maktul olamaz.

Çocuklarının babası melek olur, bulutlardan gülümser “ben iyiyim, cennetteyim” der çocuklarına… Kızı “babacığım, sen bir sürü insanı özlüyorsun, herkes tek bir kişiyi, seni özlüyor. Ağlamasınlar artık seni üzmesinler” der.

O kadar çok “keşke” var ki… Neyse ki biraz da “iyi ki” var.

İyi ki benim dayım olmuşsun; iyi ki sırdaşım, arkadaşım olmuşsun. İyi ki en son görüştüğümüzde sabaha kadar sohbet etmişiz. İyi ki sigara içtiğini teyzeme yumurtlamamışım.

Dayıcım, seni çok özlüyorum…

21.08.2009


16.4.09

Romantik Kanarya'dan...

"Sevdan olmasa, ben de her sabah gazeteye başından başlar; sondan bir önceki sayfayı o koca manşetleri göremeyecek hızla çevirmek gibi bir reflekse sahip olamazdım...yenildiğin günün ertesinde kahvaltımı yapabilir, akşamından da o kadar kalmazdım...

"Sevdan olmasa... içinde oyunun kırıntısı bulunan filmleri kovalamak yerine Lars von Trier'ı , Fellini'yi beğenebilir, hatta Trufo'dan keyif alabilecek kıvama bile gelebilirdim ; yerini, yurdunu bilmediğim tiyatro salonlarına koşar , 3 perdelik bir oyunu sıkılmadan izler , Brecht'in sistem karşıtlığı üzerine ahkam keserdim , gerekirse Godot'yu bile beklerdim... 1 Mayıs'larda utanmaz, olmayan bir devrimci futbol çizgisi üzerinde şaşmadan yürümeye çalışmazdım... Paşaların mı , halkın mı takımısın bilinmez ama sevdan olmasa, ben emekçi kardeşlerimi, simitçi, çırak, boyacı, köfteci kardeşlerimi tanımaz, kardeşim de saymaz , sınıfsal bilince, sınıfsız geleceğe eremezdim... Hakkında yazılmış ve de basılmış her satırı takip edebilmek için para harcamaz; hakem eskilerinin , zirzop spikerlerin kitaplarını almaz; kasanın önünde kolumun altında Fikret Başkaya kitaplarımla daha bir güvenli , entel olmadı asi dururdum... Sırf benziyorsun diye Ankaralı renkdaşına gönlümü vermez, ikinci yüzyıla hazırlanmaz , "bıraktık işi gücü, saldır Ankaragücü" kafasına gelemezdim... Sarı'yı, Lacivert'i renk bilir, böylesine tapmaz kesme işaretleri de kullanmazdım... Benim de rengarenk bir gardrobum, yasak olmayan hediyelerim, sınırsız renk seçeneklerim olurdu... Delinmemiş duvarlar, meşale yakılmamış evler, geri alınmış kira depozitlerim olurdu...

"Sevdan olmasa ben de şarkı sözleri ezberleyebilir, ama melodileri bu kadar aklımda tutamazdım zira her bir tınıyı uğruna beste yapmak için almışım hafızama. Müzikte tavır nedir, nota nedir bilir ama 50 bin kişi nasıl detone olmadan şarkı söyler, nasıl sadece bağırarak dünyanın en güzel sesini çıkarır, nasıl aynı anda zıplayıp aynı anda yere iner akıl sır erdiremezdim...

"Ortaöğretim devamsızlıklarım dengeli dağılır, pazartesileri okula giderdim.. Sabah evden ekmek almaya çıkıp senle buluşmaz, anne babadan izin faslını geçmek için bütün hafta tek simit almadan para biriktirmezdim. Kumaş makası ve pazar dergileriyle konfeti hazırlamaz, Gençlik Parkı’yla, Arjantin 78’le yaşım geldiğinde tanışırdım…Sevdan olmasa, kaçırılacak bir sezon sonu için hayıflanmaz, eşle dostla da böyle yazılar yazmadan adam gibi vedalaşırdım…Eylül’de görüşmek üzere dostlar… "

(Yazının tamamı için buradan buyrun...)

7.2.09

Haber özetleri

Güzel bir yer burası... Ankara'nın ruhsuzluğundan sandığımdan da çok sıkılmışım.

İşteki ilk gün çok sıkıntılıydı. Öğleden sonra biraz rahatladım. Ertesi gün daha da hafifledi sıkıntım. Bu sabah, cumartesi olmasına rağmen, işe gelmek hiç kötü bir şey gibi gelmedi. Benim arkadaşlarım gibi değil buradaki insanlar. Alışık olduğum izole ortamdan çıktım, normal insanlarla muhatap oluyorum gündüzleri. (Allahtan birlikte yaşadığım insanlar normal değiller.)

İşten yorgun argın, vakit geçirmeden eve gitmek üzere çıkıyorum. Ama sokağa çıkınca ya bir kitapçıya giriyorum ya bir handa oturup kahve içiyorum ya da sadece dar sokaklarda yürüyüp etrafa bakıyorum. Eve geç saatlerde varıyorum ancak biraz sohbet edip bir şeyler okuyacak vaktim oluyor. Ve ben bunlardan hiç şikayet etmediğim gibi hiç alışık olmadığım bir huzur hissediyorum... Düşünmeye vakit bulamamanın verdiği bir huzur değil bu. Belki eskisinden daha fazla düşünüyorum. Ama hayata dair, kendime dair kaygılarım azaldı.

Şehrin dışındaki güzellikleri görmek için baharı dört gözle bekliyorum...

Mutlu olabiliyormuşum ben...

28.1.09

Yeni şeyler...

Yeni bir şehirde, yeni bir işle, yeni bir hayata hazırlanıyorum. Pazartesinden (pazartesiden?) itibaren...

Alışık olmadığım bir şehirde, alışık olmadığım bir işyerinde, alışık olduğumdan daha çok çalışacağım.

Umarım sıkıldığım kendim değil hayatımdır ve bu yenilikler işe yarar.

Bolca okumayı planlıyorum. Yazabilirim de umarım...

Haydin görüşürüz...

19.1.09

19 Ocak...


Türkiyeliyim...

Ermeni’yim...

Benim tek isteğim canım Türkiyeli arkadaşlarımla ortak geçmişimi alabildiğine etraflıca ve de o tarihten hiç de husumet çıkarmamacasına özgürce konuşabilmek.

Türkiyeliyim... Ermeni’yim... İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip, geleceğimi “Batı” denilen o “Hazır özgürlükler cennetinde” kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim.

5.1.09

Buralara yazasım kaçtı be!..

17.12.08

“Buradaki asıl tehlike, özür dilemenin geçmişteki suçların siyasal ve moral yükünden kurtulmak için yeterli sayıldığı bir ortamın doğması, yani özür dilemenin bir tür içi boş ‘sivil din’ haline gelmesidir. Bunun olası sonuçlarından biri, geçmişle hesaplaşmanın, ‘söyle kurtul’ ya da ‘itiraf et temizlen’ basitliğine indirgenebilecek bir süreç olarak yorumlanıp yozlaştırılmasıdır. Bu nedenle özür dileme jestlerini geçmişle hesaplaşma süreçlerine nokta koyan nihai bir edim olarak benimsetme stratejilerine karşı; geçmişle hesaplaşma taleplerinin bugünü kurma mücadelesi olduğunu ve özür beyanlarının güncel politikalarda karşılık bulması gerektiğini sürekli hatırlatmak, bunun ısrarlı takipçisi olmak gerekir (M. Sancar, Geçmişle Hesaplaşma, İletişim Yay.)"

[kaynak]

Biz, siz, onlar...

Korkak olduğumdan destek imzaları atmakla ya da oturduğum yerden ahkam kesmekle duyarlığımı gösteriyorum. Belki. (Sadece) Kendime.

Altına imza attığım metinleri de paylaşıyorum çevremle, sıklıkla.

"1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum."


İçerik sadece bu iken, ben bu içerikle aynı fikirde olduğumu genelle paylaşmışken bir mesaj geliyor sonra: "ismini listede arıyorum. umarım yoksundurrr." Evet çok "rrr"li bir mesaj. Hayal kırıklığı gösteren, kızgınlık gösteren bir mesaj. Çocukluğumda beni tanıyan, halihazırda dört yıldır görüşmüyor olduğumuz, öncesinde de görüşmelerimizin gündelik sohbetlerle sınırlı olduğu birinden gelen... Bu tepkiyi vermekte yanlış bir yan görmüyor ve tepkisinin nedenini açıklama gereği bile duymuyor.
Öyle emin ki doğrusunun en (hatta tek) doğru olduğundan. Normal olanın onun tavrı olduğundan. Yine öyle emin ki muhatap olduğu tüm insanların "kendinden" olduğundan, "ötekilerle" hiçbir ilgisi, ilişkisi bulunamayacağından... Tabii ki bihaber ötekileştirmenin -evleviyetle- ahlaki olarak yanlış olabileceğinden, -doğal olarak- korkunç sonuçlar doğurabileceğinden... Hiçbir çekincesi yok bu mesajı gönderirken.

Bildirilerin, önergelerin altını imzalarken benim de (bizim?) hiçbir çekincem yok. Ama korkağım çünkü gerçek bir tepki verirken çekiniyorum.
Yunanistan'da olanları yürekten destekliyoruz, iş Engin Ceber'e gelince sadece kızıyoruz. (Uğur Kaymaz'ı yok sayıyoruz hatta.) Burada ölüyor çünkü o... Desteklenecek bir hareket ortaya çıkmıyor. Kızan bir sürü insan var, korkuyoruz ama hareket etmekten. Korkaklaştırıldık...

Darbecilerin yargılanmasına yönelik önergeye destek 7.700 kişi civarında kaldı. Özür Diliyorum'u şimdiden imzalayan kişi sayısı 10.000'i geçmiş durumda...
Fark gerçekçi bir çıkarım yapmaya uygun değil belki... Çıkarım yapmak değil kafamda oluşan soruları paylaşmak istiyorum zaten.

Tacize uğramış çocuklar gibi, sürekli, her şeyi üzerimize alınıp bunlardan suçluluk mu duyuyoruz acaba? Darbelerden kendimizi sorumlu hissettiği için mi darbecilerin yargılanmaları yönünde gerçek bir talepte bulunmuyoruz? Suçlu hissettiğimiz için mi Ermenilerden özür diliyoruz?
Ya da tam tersi, Atina'da olanları destekleyerek vicdanımızı rahatlatıyoruz ama "kendimizden" ölenler için hiçbir şey yapmayarak, bunun için suçluluk duymayarak, şımarıklık mı yapıyoruz?

Neden gerçek taleplerde bulunmuyoruz? Neden gerçek tepkiler vermiyoruz? Sandığımız kadar az olmadığımızı biliyor muyuz? Neden korkaklık yapmaya devam ediyoruz?

13.12.08

Tüm Tutunamayanlara...


ve Tutunamayanlar'ın yaratıcısına, ölümünün 31. yılında saygıyla...



"Tutunamayan (disconnectus erectus): Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer). Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez. Erkekleri, yalnız bırakıldıkları zaman acıklı sesler çıkarırlar. Dişilerini de aynı sesle çağırırlar. Genellikle başka hayvanların yuvalarında (onlar dayanabildikleri sürece) barınırlar. Ya da terkedilmiş yuvalarda yaşarlar. Belirli bir aile düzenleri yoktur. Doğumdan sonra ana, baba ve yavrular ayrı yerlere giderler. Toplu olarak yaşamayı da bilmezler ve dış tehlikelere karşı birleştikleri görülmemiştir. Belirli bir beslenme düzenleri de yoktur. Başka hayvanlarla birlikte yaşarken onların getirdikleri yiyeceklerle geçinirler. Kendi başlarına kaldıkları zaman genellikle yemek yemeyi unuturlar. Bütün huyları taklit esasına dayandığı için, başka hayvanların yemek yediğini görmezlerse, acıktıklarını anlamazlar. (Bu sırada çok zayıf düştükleri için avlanmaları tavsiye edilmez). İçgüdüleri tam gelişmemiştir. Kendilerini korumayı bilmezler. Fakat -gene taklitçilikleri nedeniyle- başka hayvanların dövüşmesine özenerek kavgaya girdikleri olur. Şimdiye kadar hiçbir tutunamayanın bir kavgada başka bir hayvanı yendiği görülmemiştir. Bununla birlikte, hafızaları da zayıf olduğu için, sık sık kavga ettikleri, bazı tabiat bilginlerince gözlemlenmiştir. (Aynı bilginler, kavgacı tutunamaynların sayısının gittikçe azaldığını söylemektedirler). Din kitapları, bu hayvanları yemeyi yasaklamışsa da gizli olarak avlanmakta ve etleri kaçak olarak satılmaktadır. Tutunamayanları avlamak çok kolaydır. Anlayışlı bakışlarla süzerseniz hemen yaklaşırlar size. Ondan sonra tutup öldürmek işten bile değildir. İnsanlara zararlı bazı mikroplar taşıdıkları tespit edildiğinden, belediye sağlık müdürlüğü de tutunamayan kesimini yasak etmiştir. Yemekten sonra insanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi
duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir.
Fakat aynı hekimler, tutunamayanların bu mikropları, kasaplık hayvanlara da bulaştırdıklarını ve bu sıkıntılardan kurtulmanın ancak et yemekten vazgeçmekle sağlanabileceğini söylemektedirler. Hayvan terbiyecileri de tutunamayanlarla uzun süre uğraşmış ve bunları sirklerde çalıştırmak istemişlerdir. Fakat bu hayvanların, beceriksizlikleri nedeniyle hiçbir hüner öğrenemediklerini görünce vazgeçmişlerdir. Ayrıca birkaç sirkte halkın karşısına çıkarılan tutunamayanlar, onları güldürmek yerine mahzun etmişlerdir. (Halk gişelere saldırarak parasını geri istemiştir). Filden sonra, din duygusu en kuvvetli hayvan olarak bilinir. Öldükten sonra cennete gideceği bazı yazarlarca ileri sürülmektedir. Fakat toplu ya da tek gittikleri her yerde hadise çıkardıkları için, bunun pek mümkün olmayacağı sanılmaktadır.

Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar ve her tarafları yara bere içinde kalır. Onları bu durumda gören bazı yufka yürekli insanlar, tutunamayanları ev hayvanı olarak beslemeyi denemişlerdir. Fakat insanlar arasında barınmaları -ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Beklenmedik zamanlarda sahiplerine saldırmakta ve evden kovulunca da bir türlü gitmeyi bilmemektedirler. Evin kapısında günlerce, acıklı sesleriyle bağırarak ev sahibini canından bezdirmektedirler. (Bir keresinde, ev sahibi dayanamayıp kaçmışsa da, tutunamayan, sahibini kovalayarak, gittiği yerde de ona rahat vermemiştir). Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir."*


* Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, 34. baskı, sy. 149 vd.


5.12.08

Tatonman


2+2=3 Kişilik:

Veda eder gibi yapıyoruz hep. Yaşama denemesi yaparken araya veda denemeleri sokuşturuyoruz. Hiç gerçekten veda etmiyoruz. Etmeyelim.
Bu kadar çok vedayı kaldırabilecek kadar sağlam değilim zira.

2=3 Kişilik:

Ben olmayı denedim, yanılmadım. Sayende...
Vedayı geciktirmek istedim, başka sıkıntı bulamadım.
Bir vedayı bile kaldırabilecek kadar sağlam değilim zira.

25.11.08

İşi olmayan blogger...

arama motorlarından gelenlere sataşır. Evet.

Allah korkusu fobisini merak eden genç arkadaşıma öncelikle böyle bir fobinin yersiz olduğunu söylemek isterim. Hani "ölüm geldiğinde sakin sakin takıl o geldiği zaman sen gitmiş olacaksın" der ya bir büyüğümüz, o hesap yani yavrucum. Korkudan korkmak gereksizdir. Korkarsan korkmuşsundur zaten vesaire...

Dont türkçe karşılığını arayan sen güzide kardeşim, sözlüğün icat olmasıyla belli ki mertlik bozulmamış. Çabanı takdir ediyorum. Tüm ingilizce kelimelerin karşılıklarını, hatta tüm dünya dillerindeki tüm kelimelerin karşılığını, o kelimenin orijinalini noktalama işaretsiz yazıp yanına "türkçe karşılığı" yazarsan hz. gugıl sana yol gösterir. Aramayı bil yeter. Evet.

Yarasa kollu kazak nasıl yapılırı merak eden ablam, cahil, cefakar, güzel ablam... Ben ne diyeyim sana!? Yağnii... Bunu bile bilmiyorsan söyle ben ne yapayım sana? Git bir kazak al, bir de yarasa al kazakçıdan, iliştir hayvanın kolunu kazağın gözüne hoş görünen bir tarafına, tamamdır, al sana yapılmış kazak...

Evet.

Duygusal Zeka

Daha önce içimdeki mesleği bulmama ışık tutmuş olan feysbuk bugün de zekamı pek beğendi sağolsun.
Evet, yine eliboşluktan (işe konsantre olamamaktan diyeyim) bir test yaptım. Yine beş boktan soruyla ayar verildi tarafıma.
Neymiş efendim duygusal zekam üstünmüş, mantık dehasıymışım. Hadi mantıkla duygu birbirinden bağımsız şeyler değil diyelim. (Dedik, tamam.)
Beş soru yahu! Beş örnek olay! Ve beş "Bu durumda ne yapardınız?"
Kafamı toplasam, şu kallavi dilekçeyi yazsam... Ya da Gazze'deki İsrail ablukası ile ilgili buraya yazmayı düşündüğüm yazıyı...
Yok, boş işlerle uğraşmam lazım. Malum konsantrasyon sıkıntısı, yolculuk heyecanı filan...
Eyooo!..


Ekleme (Metine ulaşabildiğimi farkettim) :

"Tebrikler! Siz bir dehasınız... İnanınki sizin sahip olduğunuz duygusal zekaya,şuan çok az insan sahip! Hayatınızda gelişen duygusal olaylara zekanızla en doğru çözümleri buluyorsunuz.Bu sayede siz başlı başına bir psikoloji uzmanı sayılırsınız.Lütfen sevdiğiniz insanların başa çıkamadıkları duygusal konularda onlara yardım edin ve hayatta en doğru kararları almalarını sağlayınız..."

"Ki"yi ayır bi... Şimdi de noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırak. Sonra "şu an" yazmayı öğren.
İçeriğe geçebiliriz... Bıdıbıdılara en doğru çözümleri bulmam sayesinde başlı başıma (başlı başım ne lan) bir psikoloji uzmanı sayılırım öyle mi? Duygusal zekamın gelişmiş olması sayesinde bıdıbıdılara en doğru çözümleri buluyor olmayayım sakın?
Zeka dediğin sevdiğin insanların işine yarasın diyedir zaten. Ben zaten kendim için en doğrusunu her zaman bilip uyguladığım için başkalarına destek olup o acizlere yardım etmem gerekiyor.
Ne kadar şahane tespitler, çıkarımlar bunlar.
Sizden aldığım feyzle (bkz. bir önceki test) feysbuk aplikasyonları insan kaynakları müdürlüğüne başvursam? Bu testlere sonuç yazarlığı yapmak istediğimi bildirsem?
Para kazanıyor musun bu metinleri yazan dahi insan? Seni gidi mantık dehası seni...

20.11.08

Lekesiz bir aklın ebedi günışığı*


Doli tavsiye etti sağolsun. Ben de okudum hemen.
(Aslında okuduğum kitaplardan alıntı yapmayı çok sevmiyorum. Ancak alttaki çağrının üzerine kitaptan biraz bahsetsem anlamlı olur gibi geldi. Zaman itibari ile sadece denk geldi.)

Devletlerin gözünden değil insanların gözünden, insanca bir bakışla Ermenilik diye özetleyebilirim sanırım konusunu.

Her zamanki gibi duygusal bir anlatım var; giriş kısmında boğazıma bir yumru yerleşiyor, kitap bitene kadar büyüyor, büyüyor...

Erivan'a gidiyoruz, Paris'e, İstanbul'a dönüyoruz sonra. Sonra Los Angeles'a götürüyor bizi Ece Temelkuran. Farklı yerlerde farklı farklı yaşanan Ermenilik durumlarını görüyoruz. Bu durumları, içine alıp öyle algılayan yazar bize de bu şekilde yansıtıyor. Yaşananların sadece "onların" değil "bizim" de acımız olduğunu, bu güne kadar farketmemişsek, farkediyoruz.


Başta "Bu yüzden konuşmalı işte." diyor, "Hakikatin ne olduğunu birbirimizin yüzüne vurmak için değil, hakikatlerimizi birleştirmek için." Onaylıyoruz.

"Anadolu'nun çocukları erken büyür." diyor sonra. Ona da başımızı sallıyoruz.

"Aslında ağlamamak için öfkelenir insanlar. Öfke acıyı dik durarak yaşamanın yoludur."a geliyoruz hemen peşinden.

"Kurban için en acı şey suçun reddedilmesidir." var aynı sayfada. Burda boğazımızdaki yumru çok gerçek...

"Zaten kahramanlar, belki de hiçbir zaman farkında değildir kahramanlık ettiklerinin meşgul oldukları için yaşamakla"ya gelince gülümsüyoruz, buruk bir gülümsemeyle...

"Zalimle aynı sofraya oturmadan ve hayatı hep dünyaya yeni gelmiş bir çocuk gibi hayretle yaşa[ma]"nın lafı geçince gülümseme yayılıyor tüm yüze... "Çocuk" hep gülümsetiyor sanırım.

"Hafıza kesinlikle tek kişilik bir şey değildir. Seninle birlikte hatırlamazsa bir başkası, senin hatırladığın aslında yoktur, olmamıştır, yok olur"u okuyunca buraya bir şeyler yazmaya karar veriliyor. "Lekesiz bir aklın ebedi günışığı" kalmasın diye yarın uyanıldığında...

Bir sürü güzel cümle daha çıkıyor sayfalar ilerledikçe, altları çiziliyor tek tek. Son bölümlere gelince artık tüm sayfanın altı çizilmesin diye ok çiziliyor sayfa tepesine. Sona yaklaşırken "bir şeyler çok da netleşmedi" diye düşünürken bir anda ortaya dökülüyor her şey. Her şey netleşiyor.

Ece Temelkuran, yine, "evet ben de böyle hissediyorum, ne güzel ifade etmiş" diye düşündürüyor.

* Alexander Pope'un Eloisa'dan Abelard'a adlı şiirinden kitapta yer alan alıntı.