Sen olsan ben olmaya yapacak bir şeyin olur muydu?
Aluminyum: ilkokulda giydiğimiz kırmızı külotlu çorapların ağı gibi
..."
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
19:34
11
yorum var
etiketler: egofobi

"Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı."
Hrant Dink
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
00:54
0
yorum var
İstiyorum. Buraya ait olduğumu, evimin burası olduğunu hissetmeyi gerçekten istiyorum. Becerebilirsem buradaki üniversitede kalmayı belki biraz da bu yüzden istiyorum. Daha kolay bağlanacağım, benimseyebileceğim sanki o zaman...
Ama ne oluyor? Ahali bana her defasında burayı sevmemek için bir sebep sunuyor.
Mesela su istediğim hiçbir seferinde doğru düzgün cevap alamıyorum. "Bugün, yarın veya haftasonu" getirebileceklerini söylüyorlar. Söylemiştim değil mi; en küçük bir taahhütte bile bulunmuyor burada insanlar... Su istemek, yol sormak gibi herhangi bir sebeple insanlara dert anlatmak da mümkün değil burada, kimse birbirini dinlemiyor. Bu durum da stres yapıyor bünyede haliyle. Evet, su istemek bile...
Buraya 50 kilometre uzaklıkta, "daha taşra" bir yerde doğdum ben, 12 yaşıma kadar da orada yaşadım. Ya "bizim oraların" insanları da böyle ve ben aklım baliğ olmadan oradan ayrıldığım, şimdi de bazen gezmeye gittiğim için farkedemiyorum ya da burası bir acayip memleket!
Şehirden soyutlanmış ve uzak olan (ve ahalisini çoğunlukla benim şehrim'in insanlarının teşkil ettiği) bir sitede oturduğumu da söylemiştim di mi? Kuş sesleri, böcükler falan... Huzur içinde uyuyacağını zanneder insan... Bir sabah bir kalkıyorum apartmanda tangır tungur sesler ve bu seslere eşlik eden adam bağırmaları. Uyumaktan vazgeçip bağıranları uyarmaya karar verip pijamaları çıkarıp normal kıyafetler giyip insana benzeme anına kadar kesilmeyen, insan içine çıkılacak hale gelindiği anda kesilen gürültüler.
Bir de yan apartmanda tadilat var. Öyle böyle bir tadilat değil. Sadece iskeleti kaldı binanın. Evet evet, "tartarrrrrr zorzorrrrrr röarrrrrrrrr" yaza kadar süreceğe benziyor. Ondan sonra umarım diğer taraftaki apartmana geçmezler.
Benim şehrim'in göbeğinde oturdum buraya taşınmadan önce, bir sene süreyle. En sık duyduğum ses, kuşların ötüşü ve sokaktan geçen akordeoncu amcanın çaldıklarıydı. Gürültü olmadığı gibi arkadaşlarım istedikleri zaman evimize gelebiliyorlardı. Doli bize börek yapıyordu...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
17:55
4
yorum var

Geçmişe özlem duymadığımı sanıyordum. Ya da en azından bugünde olmak acıtmıyor gibi geliyordu. İçinde bulunduğum zamanla barışıktım, sıkıntıyı yaratan insanlardı. Öyle sanıyordum işte...
İnsan kendisi hakkında bu kadar yanılabilir ancak!
Bir anda kendimi bilgisayar başında simli yılbaşı kartı resmi ararken buldum. Bir tane resim bulabildim sadece. Dokunulabilir değil, o pütürlü his yok...
Resmi görünce İstanbul'daki halama Ankara'daki teyzeme yazdığım kartlar geldi aklıma. Kırtasiyeden büyük bir hevesle aldığım, en güzelini kimselere göndermeye kıyamadığım, kendime sakladığım kartlar... Mektup değil kartpostal muamelesi görmesi için zarfın ağzını kapatmadığım, ucuza gönderdiğim kartlar....
Sonra sobalı bir evde amcalar, yengeler ve çocuklarıyla, portakal, patlamış mısır ve annemin yaptığı yaş pastayla kutlanan yılbaşları geldi gözümün önüne.
Sobanın üstünde yanan portakal kabuğu kokusunu duydum. Gece onikiye kadar uyanık kalınabilen tek günün şımarıklığını... Kuzenlerle birlikte gece yarısına kadar yaramazlık yapma özgürlüğünü... Bolca kola içebilmeyi... Ertesi gün halsizlik, baş ağrısı olmamasını... Sabah yine neşe içinde uyanıp, yeni yılı - aslında zamanın geçmesini - mucize sanma saflığını hatırladım sonra...
En son çok özlediğimi farkettim. Özlememem gerektiği kadar özlediğimi... Mutsuz olacak kadar özlediğimi. Mutsuzluğumu ve bunun, zamanın yıkıcılığıyla olan yakın ilgisini...
Bu yazıyla birlikte dinlenecek : Trans Siberian Orchestra - Carol Of The Bells (veya söylenecek : "eski yıl sona erdi yepyeni bir yıl geldi" )
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
00:10
2
yorum var
etiketler: bunalım
Saygıyla...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
13:48
0
yorum var
etiketler: seyrederim bazen
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
13:47
0
yorum var
etiketler: seyrederim bazen
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
13:45
0
yorum var
etiketler: seyrederim bazen
“…Memleket ölüme alıştırılıyor. Her geçen gün daha çok ölüme alıştırılıyor. İlk sayfadan ölüme alıştırılıyor. Daha fenası satıraralarından ölüme alıştırılıyor. İşte iletişim budur.
Bu kampanya bir reklam şirketine verilseydi, süreç şöyle gelişirdi. Müşteri gelir derdi ki, öyle bir kampanya istiyorum ki, "Bizim o eşsiz, fedakâr, dünyada benzeri olmayan milliyetçiliğimizi tekrar canlandırsın." "Türk'ün ne olduğunu Türk'e hatırlatsın, dünyaya göstersin."
Reklamcı bu brief'i alır ve kafasında basitleştirmeye çalışırdı. Brief'i basitleştirmeden iyi reklam yapamazsın. Bu süreç çok zordur. Derken 'dâhi' bir çocuk çıkar ve şöyle derdi. "İnsanlara ölüm vereceğiz, dahası onlara ölümü sevdireceğiz. Onları ölüme tekrar âşık edeceğiz." "Bir terör örgütü bir milleti ölüme alıştırmaya yetmez, bunu ancak bir millet kendi kendine yapabilir."
'Ölüm satacağız. Fikir budur, ilerleyin.' Herkesin kafası birden netleşirdi. İşte iletişim budur...”
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
19:51
0
yorum var
etiketler: gündem
Şehitler ölmez vatan bölünmez!
Bu kadar basit.
Sahibi doğulu diye mağazalar yağmalanıyor, yürüyüşe katılmayıp kenarda çay içiyorlar diye insanlar dövülüyor. Büyükanıt Paşa "Bu acıları yaşatanlara o acıları, hayal edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız" buyuruyor.
Evet, bu kadar basit; beyaz adam savaş naraları atıyor...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
19:42
0
yorum var
etiketler: gündem
Proleter Palas'ın sahibi Ali sobelemiş beni. Aynı hissiyatı paylaşıyorum kendisiyle; şiir değil düz yazı insanıyım ben...
Beni anlatmaya en yakın dizeler -bildiğim kadarıyla- şunlar:
"Öğrenemedim gitti,
Öğrenemedim gidecek.
Acaba oyunlar mı yalan,
Oyunlar mı gerçek."
Özdemir Asaf - Oyun
Kendini anlatan birkaç dizeyi Doli'nin yazmasını istiyorum. Bir de Tavşan'ın...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
11:55
4
yorum var
etiketler: mim
Ogi yoktu, yerine yanık sesli bi tıfıl vardı. Özellikle Maki Maki'de eksikliğini hissettik Ogi'nin. Ya da tıfılın varlığını diyelim... Çok güzeldi yine de...
Beyaz takım elbisesi ve yılan derisi ayakkabıları ile tam saatinde sahneye çıkan Goran Abi birkaç şarkısını icra ettikten sonra millet kapıları indirdi, sahaya indi.
(Sahaya inen kitle toz toprak yutmuş, biz tribünde iyiydik. Aslında sahaya inerdik de yollar sıkıştı. Yerimize razı olduk, sıkışık bir vaziyette tepinmek zorunda kaldık. Aslında o kadar sıkışmazdık da bizim gruptan iki vicdan sahibini kenara oturtmuş bulunduk. Onlar da gelen iki kişiye yer verdiler. Bu sebeple sıkıştık.)
Sahadakiler kademe kademe, gereksiz olduğu bariz olan, protokolün ve Bregovic'in önüne doğru doluştular. Goran Abi de sürekli "Oturun, valla billa yavaş şarkı çalıcam. Bakın panik oldum aaa! Ne yapıcamı bilmiyom yeminne! Ne kuduruk kitleymişsiniz..." dedi. Korktum bi an bırakıp gidecek diye. Bir buçuk saat falan adamceyiz böyle dil döktükten sonra bir de ışıkçılar güzelim ışığı sarıya çevirmez mi! Adam bu seferde onlara dil dökmeye başladı : "Bilader, elleşme lambalara bak beyaz iyiydi..." Yok, anlamıyor adam... Bir şarkı söyleniyor, millet kuduruyor, ışıklar hala sarı. Bir uyarı daha... Yok... Adam anlamıyor, yanındaki kimse de uyarmıyor. Birkaç şarkı böyle devam etti. Tam Kalaşnikof terennüm edilecek. Hoop ışıklar beyaz... Goran Abi canhıraş bi son "leave the lights!" buyurdu. Vauv! Anladı lan bu sefer!
"Van tu tri for diyince ilari diye bağırcaz tamam mı arkadaşlar?" (Age of Empires'takiler gibi konuştu cidden. ) 2 saat aralıksız süren konser boyunca kendimizi bıraktık, "bir bilsem" ramizli sahte ciddi bir arkadaşın dansetmesi için seferber olduk, adamda tık yok. Kalaşnikof'ta kendimi kaybetmişken gözüm bir an ona kaydı ki ne göreyim. Gayet de ortama uymuş, kudurmuş gibi raksediyor ayol!
Oh oh nasıl da içime sindi bu konser! Girişte afiş de çaldık zaten... Sanmıyorum ama, bir daha gel Goran Abi!
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
21:36
0
yorum var
(Bak kaç gün oldu sobeleneli, hala yazmamışın bir şey. Ne ayıp! Feysbuku icat edenin de bacaklarını kırıcam! Link vermeyi de unutmuş salak ya... Hadi hadi sobelenmenin gereğini yap da sonra-yazmayı unutmadıysan- Bregovic konserinden bahset.)
Efen'im en yakınımdaki kitap Nurdan Gürbilek- Ev Ödevi. 110 sayfadan müteşekkil olduğundan yanındaki kitaba geçiyoruz. O da Nurdan Gürbilek. Kör Ayna, Kayıp Şark. Açtık 187. sayfayı. Aha valla billa Oğuz Atay'dan bahsediyo. Yaşşasın!
"Saflık kadar safdillik, çocuksuluk kadar oyuna gelmişlik de içeren bu çelişik durumdan yine oynayarak, her iki anlamda oyuna başvurarak çıkmayı dener Atay."
Merak ettiniz di mi ne bu çelişik durum diye? Alın okuyun efen'im...
Laia, Deniz ve İlber yazsınlar en yakınlarındaki kitabın 187. sayfasındaki ilk cümleyi...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
21:16
0
yorum var
etiketler: mim
2007 yılı içinde Haggard'ı ve Gogol Bordello'yu gördüm. Yarın da Goran Bregovic görülecek. E herhalde ben gideceğim artık Freddy Mercury'i görmeye de...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
13:52
2
yorum var
İnanamadım ilk gördüğümde. Çok güzel ve zamanlarının çok ötesinde müzik yapmışlar. sarimadendenboru olmasa haberim olmayacaktı böyle bir ikiliden. Bu deneysellik ve saykodeliklikle düğünlerde çalıyorlar bir de...
1984 tarihli başka bir performans için de burdan buyrun...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
00:51
0
yorum var
İlber istemiş, bize de yazmak düşer...
-
Taşındığımızın ertesi haftası internetten sipariş ettiğim kitapları getiren kargo çalışanı evde bulamamış, kapıya bildirim kağıdı yapıştırmış. Ertesi gün Pazar; Pazartesi de şehre inilecek zaten. Şirket aranır... Telefonu açan bağyanla aramızda geçen diyalog şu şekildedir:
-MNG Kargo buyrun ...
- Merhaba, .... Sitesi'nden arıyorum. Dün bir paket getirmişsiniz ama evde yoktum be...
- Dün değildir, pazarları çalışmıyoruz. Cumartesi gelmişizdir...
- E evet, (salak! temel sorunumuz da oydu zaten!), ben yeni taşındım buraya pek bilmiyorum şehri de bi tarif...
- Siz nerede çalışıyorsunuz orada?
- Ben değil eşim çalışıyor burada
- Tamam, o nerede çalışıyor?
- Bıdıbıdı Müdürlüğü'nde... Yalnız ben diyecektim ki...
- Oraya bırakırız o zaman.
- E oraya geliyorsanız eve bırakın?
- Lojmanlara giriş sıkıntı oluyor da tekrar tekrar uğraşmasın arkadaşlar...
- Ya hayır bi' saniye ben şehre ineceğim zaten, ben alayım da dediğim gibi pek bilmiyorum buraları...
- Tamam o zaman(Telefonu kapatmaya yeltenir)
- ("İnatla dinlemiyor kadın ya!" Ses yükselir artık) Hanımefendi yeri bilmiyorum diyorum Valiliğin olduğu caddeden tarif eder misiniz?
- Hah tam orada işte...
- O caddede mi?
- Evet evet...
- Peki sağolun...
Bir saat sonra şehre inilir, Valiliğin oraya gidilir, tabii ki MNG Kargo falan bulunamaz. Yaklaşık yarım saat aranıp sorulduktan sonra Valiliğe 5 km uzaklıkta bir yerde bulunur. Bir bakılır ki kargo tekrar yola çıkmıştır! E evde kimse yoktur... Sevgili kişisinin adı soyadı, çalıştığı birimin adı verilir. Ona ulaşacakları teyit edilir. İki saat kadar sonra eve gelinir ki kapı çalar. Kargocu amca eve gelmiştir!
-
Geçen hafta kuzenim Ankara'ya gidecek. TCDD sitesinden sağlıklı bilgi alamadığımızdan Tren Garı aranır. Verilen beşinci telefon numarası danışma çıkar. Ondan sonra danışman kişi ile aramızda geçen konuşma şu şekildedir:
- Alooğ... ("l" kalın okunacak)
- Merhaba, Ankara'ya tren saatlerini öğrenebilir miyim?
- Eee nerdeyse her saat var...
- Peki saatleri?
- 6'da vaar, 9'da vaar, 9.20'de vaaar...
- Öğleden sonra?
- 2'de var.
- Rezervasyon yaptırabiliyor muyuz?
- Yokh!
- Peki bir saat önce falan gelsek yer bulabilir miyiz?
- Bilmiyom... Gününe göre değişir...
- Peki hafta sonu saatlerini öğrenebilir miyim?
- E gelin alın şimdi, biletleri veriyoruz önceden...
- (Tabii ya bunu ben niye düşünemedim!) Peki haftasonu saatlerini öğrenebilir miyim?
- Aynı... Bi öğlenki yok...
- Diğerleri var yani?
- Bi de 9'la 10'daki yok
- Peki sağolun... (Bu şehirde kimse birbirini dinlemiyo mu laaan!?)
-
Bugün üç kilometre yakındaki 5800 nüfuslu sevimli yerleşim yerinin pazarı olduğunu öğrendim. Önce oraya gidip köy sebzelerinden alırım sonra da kaln ihtiyaçları şehirdeki Migros'tan alırım diye düşünüp çıktım. Pazar yeri yolun kenarına kurulmuş olmasına rağmen dikkat etmesem görmezdim, öyle küçük bir yer... Toplamda 10 tane pazarcı filan var... Orada evin bir haftalık sebze ihtiyacını almam 10 dakika falan sürdü. Pazarcılardan birine "Hepsi bu kadar değil mi? Başka bir yerde kurulmuyor?" sorusunu yönelttim. Gülerek yabancı olup olmadığımı sordu... (Evet, kendime yabancıyım bundan böyle... ) Yeni taşındığımı söyledim. "Bundan sonra görüşürüz artık inşallah" dedi. "İnşallah" dedim... Migros'a gitmek üzere yola çıktım...
Bir şekilde kaybolmadan buldum. Hep yaptığımız gibi arabayı Migros'un önüne parkettim. Tam ineceğim, sağ camda kısa kollu beyaz gömlek-açık yaka-göğüs kılı triosunu farkettim. Kapıyı açmaya yöneldi, eğildim baktım yüzünü görmek için. İlk aklıma gelen tanıdık biri olduğuydu. Açtı kapıyı, kafayı uzattı içeri... (Yooo hiç de tanıdık biri değil. Ana bu ne lan! Çanta da yan koltukta. Bağırsam?)
- Buraya parkedersiniz de ceza yazarlar...
- (Parketmeyin demek istiyor heralde...) Öyle mi tamam... Otoparkı var mı Migros'un göremedim de?
- Şurda...
- Peki sağolun...
- Yani boştan yere ceza yemeyin...
- Peki, sağolun...
-
İnsanların birbirini dinlemediği, fazla güvenli bir yer burası.
Yatarken sokak kapısını kilitlemediğimiz gibi, arabayı kilitleyen de sadece biz varız. Tanımadığı birinin arabasının kapısını açıp kafayı içeri uzatabiliyor insanlar. Yol sorduğun amca evine çay içmeye davet ediyor...
Buradan Ankara'ya taşınan çocuklara Kızılay'da otobüs çarptığı kadar var...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
15:45
3
yorum var
Onüç gün önce taşındım ben. İşlere ve alışmama yardımları olur diye annemle kardeşim de geldi benimle. Taşınmamızdan iki gün sonra annem Ankara'ya döndü. Kardeşim birkaç gün daha kaldı, sonra ben de onunla Ankara'ya gittim, sonra tekrar kardeşimi de aldım geldim.
Alışmaya çalışmak ürkütüyor... Keşke bir değişiklik olduğunda, anında yeni duruma alışık hale gelse bünye. Doğru bir karar verdiğini bile bile acı çekmek ne saçma!
Sevdiklerimle aynı şehirde olmamak üzmese keşke... "Birbuçuk saatlik yol ya n'olacak!"a kendimi inandırabilsem ben de, sevgilim gibi... O çok mutlu, garipsiyorum. O da benim üzülmemi garipsiyor. Duygusuz mu ne!?
Burayı anlatayım biraz... Yabancılaşmayalım...
Şehre 10 km. uzakta bir ormanın içinde yaşıyoruz. Sitede market falan yok; ekmek, gazete, su v.s. getiren görevliler var. Güzel ve biranın 2 yeteleye satıldığı bir restoran var -acil tuzlu fıstık ihtiyacımızı karşılayamadılar, badem varmış- acil kola ihtiyacımıza cevap verebilen bir yer. Havuz da var, orada da bira 2 yetele. Bir nevi cennet...
Site sakinleri ihtiyaçlarını şehirdeki Migros'tan karşılıyorlar. (Orada da litrelik aysti ihtiyacımıza cevap alamadık.) Ben planlayıp alışveriş yapmaya alışık değilim ama, marketten her geldiğimde bir şeyi unuttuğumu farkediyorum. Taşındığımızdan beri şehre inmediğimiz gün yok gibi. Bugün de yoğurt bitti mesela...
Şehir hayatından uzaklaşmayı istiyordum uzun zamandır. Denk geldi aslında. Huzur veren bir yer burası... Araba sesi yok, hava tertemiz, balkonda oturabiliyorsun. Tatil köyü gibi...
Ev bazen hayvanat bahçesine dönüyor yalnız. Bir gün arı günümüzdü mesela, 15 tane arı öldürdük. Dün sinek ve kelebek günüydü. Böcek günü hiç olmasın diye ilaçlar, yemler aldım. Şimdilik amacıma ulaştım.
Bir de dün havuzdan dönerken yılan gördüm. 30 santim uzunluğunda, serçe parmak kalınlığında bir şeydi. Zeminle aynı renkteydi, neredeyse üzerine basacaktım. İrkildim önce; sonra tırtıl, solucan falan değil de yılan olduğunu farkedince rahatladım. Bu durumu da farkedip kendime şaşırırken yan yan yürüyüşünü izledim biraz, bir deliğe kaçtı sonra.
Site değil Masai Mara Milli Parkı...
Bir süredir okuyamıyordum, başladım yeniden... Huzurlu olma yeteneğim yoktur aslında. Belki burada kazanırım...
Yazar olmak için, çocuk sahibi olup onu büyütmek için de ideal bir ortam... Gelmeden önce mastera başvurmaya karar vermiştim zaten. Kadro açılırsa da araştırma görevlisi olmak için başvurmaya... Şimdi başvuru zamanına kadar bir iş bulup çalışmak ile çocuk yapmak arasında gelip gidiyorum. On sene sonra kendimi nerde görmek istediğimi bilmiyorum. Bir karar verirsem söylerim...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
13:03
4
yorum var
Ya ben gerçekten ürkmeye başladım bu ülkede yaşamaktan...
"Madden ve manen happy" ne demek ya? Böyle bir şarkı falan yok değil mi? N'olur olmasın!
Ya "fıstık gıdıklama komisyonlar"? Ya gugıla soru soranları hoşgörür oldum yaaa.... Allah'ım aklıma mukayyet ol. Amin.
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
20:51
8
yorum var
etiketler: hoy hoy
Yevmiyesini keseceklermiş. Keçiören Belediyesi'ne çalışıyor. Bir elinde koltuk değneği var. Diğer eliyle hortuma sarılmış, zabıtaya vermek istemiyor. Şebeke suyu ile park suluyormuş, birisi ihbar etmiş, zabıta iş üstünde basmış. Kaptırıyor sonunda hortumu...
Muhabir soruyor: "Hortumu niye vermek istemediniz?"
Çaresizce verilen bir cevap:"Niyesi var mı? Ekmek param benim ya! Yevmiyemi kesecekler!"
Belediye yasaklanmış bir şeyi yapması için çalışanına direktif veriyor. Çalışanı bu yasak işi yaparken zabıtaya yakalanıp suç aletini kaptırıyor. Belediye bu yüzden ekmek parasını kesiyor.
İklimlerin içine sıçmışız, susuzluk kapıdaymış, bilmemkaçyılınensıcakyazının ortasında -tabii ki seçim sonrasında- tedbir olarak şehir suları iki günde bir akacakmış. Bu günler aranan günler olacakmış ne gam... O yapay ve bi' boka benzemeyen şelaleler akmazsa, etrafındaki çimler kurursa Belediye Başkanı'na verilen oylar da kurur... Allah muhafaza, Büyükşehir Belediyesi Başkanı falan olamaz sonra!
Çimler sulansın, ceza verilecek olursa işçinin yevmiyesi var nasıl olsa...
İnsanmerkezli tutumlarımızın Dünya'yı bitirdiğini düşünürdüm hep. Meğer ekosantrik olmaktan kendimizi alamıyormuşuz...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
20:07
0
yorum var
Ben AKP'li olsam duaya çıkardım... "Allah'ım sana şükürler olsun CHP bize muhalif oldu da rekorlara koştuk. Hep böyle kalsın, mutabık olmayı nasip eyleme Yarabbi!.."
MHP de şükretmeli CHP'ye, yattıkları yerden meclise girdiler.
-
%10'luk muazzam barajı delmenin bir yolunun bulunmuş olması ne güzel.
Baskın Oran ve Şükrü Erbaş seçilemedi, "Ankara'dan bağımsıza oy çıkmaz" tescillendi. Ama Ufuk Uras seksen bin oy aldı. Akın Birdal milletvekili seçildi...
Umutluyum ben. Değişecek bir şeyler...
-
Emniyetçe aranan 1000 kadar zanlının oy kullanırken yakalanmaları da çok şık olmuş. Vatandaşlık bilincinden mi 5 YTL'lik cezanın caydırıcılığından mı bilemiyorum artık...
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
15:57
2
yorum var
Yazan
AluminyumFolyo
zaman:
16:15
6
yorum var